Rüyamda bir balinaydım. En kuvvetli nefesi çekip en derinlere dalıp da çıkmamacasına bir karanlıktaydım.
Biliyor musunuz, balinalar okyanusun en derin ve karanlık yerlerinde, öyle başları aşağıda, suyun içinde asılı bir şekilde uyurlar. İşte rüyamdan, tam da böyle bir balina uykusundayken uyandım.
Yatağın içinde birden otururken bulunca kendimi, filmlerdeki bazı karakterlerin de böyle sancılı uykulardan uyanınca kendilerini yatakta otururken bulmalarının bir film kurmacasından ibaret olmadığını anladım. Evet, ilk bu geldi aklıma; gerçekmiş son derece... İnsan kendini bir boyutta baş aşağı asılı uyurken bulurken, saniyeler sonrasında gerçek olarak adlandırılan başka bir boyutta kendi gerçeğinin ortasında otururken bulabiliyormuş.
Bir nefes çektim. İçlendim. İçli içli bir nefes olduğunu anladım ama o an, o yatakta ne olduğunu anlamadım.
Karanlıkta, dışarıdaki sokak lambasının aydınlattığı odada, yerde duran mavi gömlek ilişti gözüme. Üzerindeki şarap lekesini görebilecek kadar aydınlık değildi oda fakat insan beyni işte, deneyimlediği bir şey üzerinden nesnedeki görünmeyen eksikliği kendiliğinden tamamlayıveriyor.
O şarap lekesini yaratan arkadaş için hiçbir dinde olmayan küçük dua geçiverdi içimden. Hiçbir dinde geçmiyordu o dua çünkü dilimden dökülemedi. Kalbimden geçiverdi, ben bile dinleyemedim.
Uzun bir nefes alıp suyun dibine dalınca insan o nefesin, buz kütlesinin altından geçerken kendine yetebileceğini sanıyor. Sanıyor sanmasında da bir yandan da bunun yeterli olmadığını bilip aceleci davranıyor. İşte o panikle nefes ya yetiyor, ya... Bilmiyorum. Bu cümleyi tamamlayamıyorum.
Uyandım. "Uzun ara..." dedim. Beni terk eden birinin ismini dua gibi ahlarla vahlarla -belki- otuz üç kere tekrarladım.
Kendimi yeterince sildim. O nefesi, balina şeklindeki kendimi, karanlık içindeki uykumu, beni terk edeni ve beni kendime getirmeye çalışan herkesi sevdim.
Sevdim. Buydu!
tâ
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rüya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Nisan 2012 Pazartesi
26 Şubat 2011 Cumartesi
Rüya: "Tek Boynuzlu At"
Rüyamda tek boynuzlu bir attım. Bembeyazdım. Toynaklarımı görüyor, onları çimenler üzerinde bir indirip bir kaldırıyordum. Sonra nasıl oluyorsa bakış açım değişiyor, yekpare olarak kendimi görebiliyordum; rüya işte... Bir içte bir dışta misali kâh sadece gözlerimden görebildiğim yerleri görüyor kâh sanki dışarıdan izlermiş gibi kendimi görebiliyordum.
Bu rüyanın bir hikayesi yok. Uyanıp gözlerimi açtığım o ilk anda bu rüyanın hayrı nedir diye düşündüm. İlk aklıma gelen boynuz oldu. Boynuz mu? Yoksa? O? Yani, o boynuz... Yok canım! Yok, hayır! Yok! ...........................S..............................................U.........................................S...................................K..............................................U...........................N.................................L.................................U...................................K.......................................................................................
tâ
Bu rüyanın bir hikayesi yok. Uyanıp gözlerimi açtığım o ilk anda bu rüyanın hayrı nedir diye düşündüm. İlk aklıma gelen boynuz oldu. Boynuz mu? Yoksa? O? Yani, o boynuz... Yok canım! Yok, hayır! Yok! ...........................S..............................................U.........................................S...................................K..............................................U...........................N.................................L.................................U...................................K.......................................................................................
tâ
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Rüya: “Dişi Dev, Küçük Kız ve Gümüş İğne”
Bir rüya gördüm. Bir dişi dev ve hiç tanımadığım bir kız vardı rüyamda. Dişi devin evinde mahsur kalmıştık. Ben bir koltuğa oturtulmuş ve ayak bileklerime pranga takılmış bir haldeydim. Koltuğun sırtımı dayadığım kısmında, sağ omzumun tam üzerinde bir et parçası duruyordu. Bu, bir hayvanın kaburgasına ait bir parçaydı ve üzerine büyük bir gümüş iğne batırılmıştı; öylece oradaydı.
Ben bu haldeyken tanımadığım kız, karşımda duran sandığın üzerine oturmuş reverans yapmaya başlayacak bir halde mavi eteğinin kenarlarından tutuyor, yere ulaşmayan bacaklarını sallıyordu. Uzun, kumral saçları vardı. Küçük desem değil, büyük desem değildi. Düşmanım değildi, biliyorum çünkü her ne kadar rüyamın başlangıcını ve o koltuğa bağlanana kadar ki serüvenimi anımsayamasam da, o kız serüven boyunca hep yanımdaydı ve ona karşı düşmanlık hissetmiyor, tam aksine yanımda olmasından memnuniyet duyuyordum. Oysa ki hiç konuşmuyorduk. Derken dişi dev içeri girdi. Bana yaklaştı ve beni kokladı. Gitti. Kız, sandık üzerinden yere indi ve yanıma geldi. Yine konuşmuyor, sadece bakışıyorduk. Kızın iri gözleri vardı. Dişi devin seslerini duyduk tekrar, bize doğru yaklaşmaktaydı. Yanımdaki kız heyecanla “Etin üzerindeki iğneyi al.” dedi. Sorgulamadan sağ omzumun üzerine uzandım ve koltuğun sırtlığında duran et parçası üzerinden gümüş iğneyi çıkardım. Avucumun içinde saklamaya başladım. Dişi dev geldi, içeri girdi, bize doğru yaklaştı. Yaklaştıkça bana doğru yönelmeye başladı. Tam önümde durdu ve şöyle bir kokladı tekrar. Eğildi ve bacaklarımdaki prangalara uzanmışken duraladı. Gözlerime baksaydı göz göze gelecektik. Oysa ben onun gözlerine bakıyordum, o ise benim sağ omzum üzerine bakıyordu. Sonra gözlerini bana çevirdi, işte göz göze geldik.
-“Gümüş iğnem nerede?” dedi. Cevap vermedim.
-“Gümüş iğnem nerede?” dedi tekrar.
-“Bilmiyorum.” diyebildim. Korkunun ilk kıpırtıları uyanmıştı içimde. Geri çekildi.
-“Seni yiyecektim. Gümüş iğnem olmadan seni yiyemem.” dedi. Avucumdaki gümüş iğneyi daha sıkı kavradım. “Onu bulmam lazım.” dedi ve homurdanarak odadan çıktı. Kız, hâlâ sağ tarafımda duruyor ve bana bakıyordu, memnuniyet dolu bir gülümsemesi vardı.
Bir müddet sonra ayağımdaki prangaları çözmeye çabaladım. Olmadı, başaramadım. Derken dişi dev tekrar geldi ve kuşkulu gözlerle gözlerime baktı.
-“Söyle!” dedi. “Gümüş iğnemi sen mi aldın?”
-“Hayır” dedim.
-“Gümüş iğnem sende değilse nerede, biliyor musun?” diye sordu.
-“Bilmiyorum.” dedim. Gözleri sağ avucuma kaydı ve tekrar gözlerime baktı. İşte hemen o anda, tam gözlerimin içine bakarken açıverdim avucumu, iğneyi yere attım. Dişi dev bana “Avucunu aç!” dedi. Avucumu açtım. Gümüş iğneyi göremedi. Bense o anda iğnenin kolayca ulaşılabilecek bir yere, mesela ayaklarımın tam dibine düşmüş olmasını umuyordum. Dişi dev hiçbir şey söylemedi. Gözlerimin içine bakmadan dışarı çıktı.
Derin bir nefes aldım. Kıza baktım, yoktu. Ayaklarımdaki prangalar da yok olmuştu.
Kalktım. Dışarı yürüdüm. Karşımda çok düzensiz ve bakımsız bir bahçe vardı. Bahçenin tam ortasında bir kazan kaynıyordu ve haliyle üzerinde beyaz dumanlar yükseliyordu. Dişi dev kazanır etrafında sürekli hareket halinde, kazanın içine habire bir şeyler atıyor, arada bir kazanı şöyle bir karıştırıp yine etrafta gezinmeye başlıyordu. Kız, kenarda bir taş duvarın üzerine oturmuş, yine ayaklarını sallıyordu. Birden gümüş iğneyi hatırladım. Geri döndüm ve koltuğun etrafında onu aradım. Bulmak için epey uğraştım ama bulamadım. Uyandım.
Sabah, telefonun alarm sesine uyandım. Gözlerimi bir müddet daha kapatıp bu rüyanın devamını görmeye çalıştım, zihnimi buna zorladım ama olmadı. Bu rüya böyle eksik bir hikâye olarak kaldı. Şöyle bir düşününce o kızın Alice olmasını diledim. Onu arıyorum.
tâ
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)