Öncelikle bir hususu belirtmek isterim. E-postama gelen birçok mesajda çivi albümler listemin çok da güncel olmadığına dair yorumlar sebebiyle böyle bir açıklama yapmayı uygun gördüm.
Belirtmek isterim ki, bu liste gündemi takip eden, yeni çıkan albümleri tanıtan ya da albüm değerlendirmeleri yapan bir liste değildir. Bu liste sadece, dinlemekten hoşlandığım, içimdeki sessizliğe bir ses olan tınılar bütünü; beni bir an da olsa başka yerlere taşıyan, içimde bir huzur yaratan, tüm melodileriyle beynime ve ruhuma akan bir tınılar listesidir. Çivi çiviyi söker mantığı doğrultusunda, içimdeki tüm arıza ya da anlamlandırılamayan karanlıkları seslendiren seslerin listesidir. Liste, tamamen bende yarattıkları duyguya göre şekillenmektedir. Bu nedenle bu listeye dahil ettiğim albümler ve müzisyenler konusunda, onları tanıtıcı bilgiler vermekten oldukça kaçınıyor, onları sadece kendi açımdan, bende uyandırdıkları öznel duygularla yorumlamaya çalışıyorum. Tınılar içime nasıl akıp neler çıkarıyorlar, bunları yazmak istiyorum. Aksini yazacak olsaydım, bir müzik dergisinde ya da bir gazetenin ekinde yeni çıkan albümlerle ilgili yazılar yazar; "Şu albüm çok iyi. Şunu alın.", "Bu albüm çok da iyi olmamış, beğenmedim." gibisinden ahkam keserdim.
Gelelim Çivi Albümler Listeme dahil ettiğim bu albüme. Portishead - Third
Portished - Third Album Cover
1- Silence 2- Hunter 3- Nylon Smile 4- The Rip 5- Plastic 6- We Carry On 7- Deep Water 8- Machine Gun 9- Small 10- Magic Doors 11- Threads
Bu albümü ilk dinlediğimde beter bir hisle albümü bir kenara atmış, bir dönem popüler olan bunalım şarkılarının tekrar pörtlemesine içten içe kızmıştım. Çünkü siz âşıkken ve aşkınız karşılıklıyken; yani, henüz canım cicim ayları devam ediyorken ve âşık olduğunuz kişiyi düşünmek bile sizi bulutların üzerindeymişçesine sevindiriyorken müzik dinlemek dahi istemezsiniz. Çünkü her şarkıda bir ayrılık, bir hüzün, bir karamsarlık, sevgiliye sitem, sensiz yaşamanın anlamı yok duygusu hakimdir. Hatta şimdiye kadar dinlediğiniz tüm şarkılarda ve sanatçılarda da bu duyguları görürsünüz ve mutluluğunuzu sevdiğiniz sanatçıya tercih eder, hayranı olduğunuz sanatçıları ve albümleri bir kenara atıverirsiniz kolaylıkla. Üzülmezsiniz de. Bir zamanlar hakkında kötü bir şey söylendiğinde kendinizi müdafaa eder gibi savunduğunuz sanatçı birden ne yabancı oluverir!
İşte ben de tam böyle bir zamanda, bulutların üzerinde dolaşırken bu albümü almıştım. Portishead'di sonuçta. Uzun süredir albüm çıkarmamışlardı ve sadece kendilerine rağmen bu albümü almak lazımdı.
Albümü dinlemeye başladığımda daha fazla tahammül edememiştim. Bunalım takılmaya gerek yoktu çünkü, bu albüm resmen bir işkence gibiydi. Baştan sona dinlemeden dolabımda bir yere kaldırdım ve uzun bir müddet dinlemedim.
Portishead
Bulutların üzerinde dolaştığım müddetçe sözlü müzik dinlemekten oldukça uzak durdum. Dediğim gibi her sözde aşkın en yaman halinin, o ayrılık halinin anlatılmasının benim için anlamı yoktu. Sözsüz müzikler en azından sizi, size göre alıp götürüyorlardı bir yere; o müzikler üzerine kurduğunuz senaryolar sadece size aitti.
Ve ben bulutların üzerinde dolaşırken, bir zaman sonra o bulutlar benim üzerimde dolaşmaya başladı, kapkara... Ayrılık! Aşkın en yaman hali...
İşte o zaman, bir sessiz gecede dinlemeye başladığım bu albüm, uzun bir süre boyunca dolabımda keşfedilmeyi bekleyen bir derde devâ tınısıymış. Dinlemesi zor olsa da, alıştıkça ruha iyi gelen soundu sayesinde ben kendimi susturabiliyorum.
Uyku öncesi sakinleştici bir sesle hayallerin en ücra köşesine derin bir nefes alıp dalmak gibi Sinéad O'Connor.
Kafamın içinde yürüyorum. Bir melek ses istiyorum.
Sakin konuşmalar gibi, fısıldar gibi, nefeslerinin arasına sıkıştırdığı sözleri yükselen bir aşkla dağıtmak oraya buraya; havaya... Bu kadının yeteneği bu.
Bu kadın aykırı bir masumiyet. Yüzü, ağlaması henüz kesilmiş bir çocuğun yüzü. Konuşmak lazım mutlaka onunla:
"Sen asi androjen çocuk! Hıçkırıklarını nereye sakladın? Peki gözyaşlarını? Sen güler misin? Güldüğünde ne kadar çekingensin! Gülüşlerin bundan sebep mi böyle kısacık?"
1- Molly Malone 2- Óro, Sé Do Bheatha 'Bhaile 3- The Singing Bird 4- My Lagan Love 5- I Am Stretched on Your Grave 6- Nothing Compares 2 U 7- John I Love You 8- The Moorlough Shore 9- You Made Me The Thief Of Your Heart 10- Paddy's Lament 11- Thank You For Hearing Me 12- Fire On Babylon 13- The Last Day Of Our Acquaintance
She Who Dwells In The Secret Place Of The Most High Shall Abide Under The Shadow Of The Almighty, Sinéad O'Connor'ın iki kısımdan oluşan albümü. İlk CD'de stüdyo kayıtları şarkılar söz konusuyken, ikinci CD'de canlı konser kaydı söz konusu ki, benim de burada bahsetmek istediğim ikinci CD'deki şarkılar ve Sinéad O'Connor'ın performansı.
Dinlerken tüm enstrümanların, tüm seslerin her tınısını hissedebiliyorum. Bu tınıları hissederken Sinéad O'Connor'un sesinde de kaybolabiliyorum. Rüyalarımın derinine, suyun dibine çöken bir kurşun kütlesi gibi inebiliyorum. Çünkü bu albümle ben, kendimi kendimde kaybedebiliyorum.
Bu albümde favorim olan birçok parça var. Fakat sizin için seçtiğim parça, "My Lagan Love". Zevkini çıkarın. Mesela; gözlerinizi kapatın, ses sizi yumuşacık sarsın.
Puslu tınılar içinize akarken yürür müsünüz? Ben yürürüm, çok. Ne zaman canım sıkılsa ya da yapacak bir iş bulamasam, uyumak ya da uzanmak yerine spor ayakkabılarımı ayağıma geçirir, kendimi dışarı salarım. Evet, az önceki cümledeki bir kelime öbeğini doğru kullandım. Kendimi içimle birlikte yatağa/içeri hapsetmektense, kendimi dışarı salarım. İşim bu benim, adım atmak. Yoksa bu kafa başka türlü sakinleşmiyor; ancak uzun yürüyüşler sonrası gülümseyerek aynaya bakabiliyor bu gözler.
İşte böyle bir yürüyüşte iç sızılarına, o dipsiz fısıltılara fon olacak bir albüm var; şu sıralar bol bol dönüyor beynimde: James Blake
1- Unluck 2- The Wilhelm Scream 3- I Never Learnt To Share 4- Lindisfarne I 5- Lindisfarne II 6- Limit To Your Love 7- Give Me My Month 8- To Care (Like You) 9- Why Don't You Call Me? 10- I Mind 11- Measurements
Ve işte bu çocuk da bir arıza. Down-tempo tınılar ve ses dalgalarından ibaret elektrik duygular... Elektronik sesler üzerine ustaca kurgulanmış sayıklamalar ve James Blake'in o sakinleştici sesi...
Yürürken birçok caddeler geçtim. Birçok arabalar yanımdan geçti. Bir sevgilim vardı, benden vazgeçti. O aklımdan geçti. O zaten hep aklımdaydı da, ben onu düşünmekten vazgeçemedim. Ve ben kendimi dışarılarda avuturken, yürümenin bir bahaneden ibaret olduğu gerçeğini nasıl saklayabilirim? Anlatamıyorum çoğu zaman çoğu şeyi... İşte o nedenle ben çivi albümlerime çokça sığındım. James Blake'in bu albümü, esaslı bir çivi... Çivi çiviyi söküyor, evet.
Albümden seçtiğim parça The Wilhelm Scream. Fakat Limit To Your Love da özellikle tavsiye edilir.
Çivi çiviyi söker tadında ruh sızılarına iyi gelen albümler listesi yapacağımı daha önce yazmış ve PJ Harvey'in White Chalk albümünü bu listede birinci sıraya koymuştum. Bazen sesler, tınılar, melodiler anlamlandırılamayan hislere en iyi ses olurlar ya hani, işte bu şekilde devam edecek bu liste, zamanla.
Çivi albümler listemde ikinci sırada, iki büyük müzisyen Kâmil Erdem ve René Sopa'nın birlikte kaydettikleri bir albüm yer alıyor: "Kâmil Erdem - René Sopa Quartet".
1- İmroz / Kâmil Erdem 2- Connexion / René Sopa 3- Hicaz Darb / Kâmil Erdem 4- Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına / Kaptanzade Ali Rıza Bey, Düzenleme: Kâmil Erdem 5- Six Huit / René Sopa 6- Çengel / Kâmil Erdem 7- Ballade Pour Ann / René Sopa
Kâmil Erdem / Bas Gitar René Sopa / Akordeon Şenova Ülker / Trompet Erhan Seçkin / Davul
Bu albüm, denizde dalgalanan bir teknede sakince yol almak gibi... Sabahın, kendini öğleye bırakan güneşi altında, denizde bir salda dalgalarla birlikte sallanmak gibi... Duyguları, sözlere gerek kalmadan güçlü melodilerle sakinleştirmek ve daha ötesi...
Bu albümden seçtiğim parça, Kaptanzade Ali Rıza Bey'in eseri, "Kapıldım Gidiyorum Bahtımın Rüzgârına". Kâmil Erdem'in düzenlemesiyle eşsiz bir yorum kazanmış. Bu albüm, denizde dalgalarla sallanan bir sal gibi demiştim ya, işte o dalgaları yaratan René Sopa; onun akordeonu...
Gecenin bu koyu renklerinde aradığım cevaplar ve gece gibi tüm bıraktıkların... Bir nasihat aradım senden kendime doğru. Kendimden sana verecektim ben onu. Oysa sadece bir tını yeterli birçok şeyi anlatmaya. Bu, benden sana...
İçimde bir ses var. Onu anlayamıyorum. Elveda diyormuş bana. Ve tüm her şeyine… Sana… Çok sonra anlıyorum; ... gibi oluyorum.
İçimdeki sesi, seslerle susturmaya çalıştığım gece… Bu gece. Müzikli şiirlere ihtiyacım var. Müziğe anlam katan sözlere, sözleri anlamlı kılan melodilere… İşte bu nedenle, “çivi çiviyi söker” tadında hayatıma anlam katan albümler listesi yapmaya karar verdim.
1- The Devil 2- Dear Darkness 3- Grow Grow Grow 4- When Under Ether 5- White Chalk 6- Broken Harp 7- Silence 8- To Talk To You 9- The Piano 10- Before Departure 11- The Mountain
PJ Harvey. Arıza. Bu kadın, tek kelimeyle bir arıza. En deneysel albümü olan White Chalk, bir lirik gözyaşı çığlığı. Kısa kısa on bir şarkı… Melodisi kuvvetli ve histerik bir müptela soundu. Çivi çiviyi söküyor, evet. Bu albüm, çivi albümler sıralamamda bir numara. Albümden seçtiğim parça, şuanki durumuma en uygun olan “Before Departure”. Tüm ruh sızılarına...
Siyah. Kara. Hüzün ve içinden doğan umudun ihtişamı. Kırılgan cam hislerin üzerinde ışıldayan bir pırıltı gibi umut. Bir ses; camdan keskin ve karanlık. Aynı zamanda bir o kadar şeffaf… Çünkü o sesin aksettiği yaşanmışlıklar karanlık ve keskin. Ve bir o kadar cam… Cam bir ayna… Bakınca kendinizi, en çıplak halinizle görmemeniz imkansız.
Bir şeyi özlemek, onu özlediğini dolaylı dile getirmek ama özlenen nedir, işte onu başkalarının hayatına, tüm yaşanmışlıkları yeniden döller gibi hücrelerin en soğuk ve yalnız yerlerine serpiştirmek; anormal bir özensizlikle… Olduğu gibi…
Kaybolan, bir bilinmezlikte yolalırken bilir misiniz ki ne hikayeler dinler, anlatır. “Kaybolup gidiyorsun.” Kayboldukça aslında kendine yaklaşıyorsun da, bunu görüyor musun?
“Hep aynı sessizlikle geliyor gece.” Yarım kalan cümleler gibi buruk bir sesin doğduğu yer, o insanın kalbidir, dili değil. İşte Cem Adrian, o sessiz gelen gecedir ve o gecenin içinde bir ışık yakar. Biz tüm kayıp çocuklar, o ışıkta yolumuzu buluruz. Isınmayan ellerimizi sarmalasın ki yüreğimiz ısınsın isteriz. Çünkü kayıp çocuklar, cennetten de kovulmuş çocuklardır; savrulurlar. Yalandan uzak kaldıkları için mutsuzdurlar, kendilerine yalan söylemeyecek kadar cesur ve keskindirler. Ve Cem Adrian, tüm kayıp çocukların hayatının bir soundtrack’idir; dile gelen…
Ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Aslında ne zaman olduğunu hatırlamak istemiyorum.
Ayrılık acısı çekiyordum. Biraz olsun sakinlemek, kafa dağıtmak, belki açılmak, eve döndüğümde o suratsız halimden kurtulmak için Maçka Parkı'nda yürüyüşe çıkmıştım. Yürüyüş fayda etmiyordu. Geçtiğim yolları tekrar geçiyordum fakat faydası yoktu. Müzik dinliyordum, dinlediğim müziklerin de tadı yoktu. Rahatlayamıyordum.
Sonra iPod’uma “shuffle” komutu verdim ve kayan yıldızlardan fal tutan insanlar gibi ilk çıkan şarkının beni sakinleştirmesini istedim. İşte bu şarkı çalmaya başladı birden. Bu şarkı, hayatımın bir anının soundtracki oluverdi o anda.
Yürümeyi kestim. Çimenlere oturdum ve bu şarkıyı defalarca dinledim. Dinledim. Dinledim… Sonra sonra, televizyondan hayal meyal hatırladığım bu kadına hayran oldum.
Hamiyet Yüceses, bana sadece o anı hatırlatmaz. Soğuk kış gecelerinde o içli sesiyle kutsal kitaplardan kutsal tarihler, köklü insanlık hikâyeleri okuyan ilahi sesler gibi bir büyü yaratır bende, sevmediğim o çocuk beni sımsıkı kucaklamak isterim.
Emel Sayın’ı severim. Hayranlığım yoktur ama severim. Çocukluğumdan kalma kulağımda bir ses; kısaca anısı vardır.
Annemin plakları arasından mavi gözlü, sarışın, güzel bir kadının plağını alırdım elime; öyle içli içli bakan o kadına ben de saatlerce içli içli bakardım. Annemi bulur, plağı pikaba koymasını isterdim. Nasıl ki resimler, Kur’andan ayetler ve insan için değerli olan, hatıratı olan şeyler bir saygı ifadesi gibi evde üst taraflara yerleştiriliyorsa, pikap da boyumun ulaşamayacağı yerde, bir vitrinin üzerindeydi evde. Annem plağı pikaba koyar ve işine koyulmaya devam ederdi. O plaktan “Kız Sen İstanbul’un Neresindensin?" çalarken, vitrine bir resim gibi konulmuş, oysa amcam tarafından bayram tebriği için gönderilmiş Boğaziçi Köprüsü manzaralı kartpostalı alır, o şarkı eşliğinde o kartpostala saatlerce bakardım. “Yağdır Mevlam Su” çaldığında, plağın kapağındaki o güzel kadın gibi ben de ağlardım.
Bu şarkı çok sonra yer etti hayatımda. Bu şarkıyı seviyorum.