Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Renk Koleksiyoncusu: Hayat, Daldan Dala, Daldan Dala...

    Nasıl bir dünya, nasıl insanlar, bu böyle gitmez diye isyağğn edesim geliyor ama bir yandan hem anlıyorum hem de anladığımı anlamak istemiyorum a dostlar! Zaten çelişkim de buradan doğuyor.
    Takık olduğum konu şu: İlişkiler -ister uzun olsun isterse biraz koklaşıp bitsin- aniden başlıyor ve tanışma, ilişkiyi tüketme konusunda hızlı hareket ediyoruz.

    Benimle tanışmak istediğinde "O gece beni çok istediğini" söylemişti.
    Allasen arkadaşlar, evet kimse kezban değil artık ama beğenilme ve arzulanma arzusu var ya; hani şu aptal aptal sırıtmana sebep olan... Hele bir de zaten hayat boktansa ve biri sana kendini değerli hissettirdiyse...
    Biliyordum sonunu elbette; başlangıcındaki abesliği sezdiğim gibi... Fakat o abesliği normalleştirdim ve onunla tanıştım. Biraz sohbet, hayatımız, sen kimsin, ben kimim konuşmalarından sonra, e o kadar kırmızı şarabın da üstüne sevişivermişiz. Vallahi kabahatim yok. Ben sadece konuşup gidecektim. (Sinsi gülen surat ifadesi)
    Neyse efenim. Öhöm!
    Zaman geçiverdi. Beraber yemekler, kahvaltılar, gece yarısı sinemaları vs. derken bir de bakıvermişiz, tribal enfeksiyona tutulmuşuz. Daha doğrusu Allah var, ben tribal enfeksiyona bağladım. Çünkü zaten o gayet sıradan davranıyordu; yatakta da, yanyanayken de... Galiba sıkılıyordu hayattan ya da yalnızdı, bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum zaten. İşte insanoğlu salaaa (afedersiniz, bu yazı öyle imlâ kurallarına dikkat ettiğim bir yazı olmayacak) karşısında mutsuz görünen birini görünce hemen ona gerçekten çoook mutsuuuz duygusunu yapıştırıveriyor.
    Ey salak oğlu salak! Düşünsene bir, belki senden sıkıldı. Belki de onun hayatına bir renk getirmedin. Getirdinse bile belki o bir renk koleksiyoncusu; nereden biliyorsun!
    Hoş, çok da fazla kendimize yüklenmemek lâzım. Sonuçta insanoğlu ve insankızı, değerli hissettirilince sürekli o değerli olma duygusunu daim kılmak isteyen, bunu elde etmek için de envai çeşit kumpasları yapan, tripleri atan bir canlı türü. Biliyorum bunu, kendimden biliyorum. Hıh!
    Neyse!
    Baktım olmuyor, sadece sevişmek de yetmiyor, hazır kadınlar "Benim vücudum, benim kararım" kampanyası başlatmışken ben de o kampanyayı minimal bir düzeyde benimkine yapıvereyim dedim ama bir erkek olaraktan. Ben de ona "Benim vücüüdüm ve benim karaaarım. Seninlen sevişmiycem ben." dedim ve seksi bitirdim. (Şimdi kimse kalkıp da bana "Benim vücudum, benim kararım" kampanyasıyla dalga geçiyorum zannedip bana corlamasın. Kadınlara helâl olsun. Gayet başarılı oldular.)
    Sonra ne mi oldu? Şu oldu canlarım: O gayet rahat takılmaya devam etti, bense hafiften kudurdum. Her gün yazışmaya ve birbirimize ne yaptığımızı anlatmaya devam ettik. Zamanla bu yazışmaların arası da açıldı. (Belki hayatında yeni biri var. Aman ne bileyim!)
    Derkene bugün yine yazıştık. Bana kedileri sordu. Büyüdüler mi diye sordu. Yaramazlık yapıyorlar mı diye sordu. Birkaç hafta önce zorlama dramasyon bir şekilde intaaara teşebbüs eden ev arkadaşımın iyi olup olmadığını sordu. Ama benim nasıl olduğumu sormadı!!! İşte bunu fark ettiğim anda fark ediverdim; sanki beynimde bir süpernova oluştu: Daha evvelki mesajlaşmalarımızda da benim nasıl olduğumu hiiiç mi hiç sormadı!!! Bunu fark edince aldı beni bir titreme; resmen vicıııdım attı, atarlandım.
    O sinirle ona "Ev arkadaşım gayet iyi, işini kaybetmedi, çalışıyor. Tatile de çıktı geldi. E, üstelik yeni sevgili de yaptı, hepimizden daha iyi vaallaaa, domuz gibi maşallah" deyivermişim. Güldüğünü belli etmek için "h" ve "a" harflerinin birden fazla yanyana gelmesiyle oluşan yazışmalardaki çoook gülme ifadesini yazmış bana. Amiyane tabirle, kopmuş!
    Kediler de iyi dedim. "Büyüdüler bak" diye resimlerini bile yolladım. Biraz yazıştık ve yazışma bitti.

    Ne yalan söyleyeyim, onu tanıdığıma pişman değilim. Hatta iyi ki onu o şekilde tanıdım. Hayatımda olmasını istediğim biri. İlişkilerden arkadaşlığa başarıyla geçebilen biri. (Kısaca yılların kaşarı. Ben ki kendime kaşar derdim, anladım ki o kaşar bile değil, rokfor olmuş rokfor! Ve ben daha yeni yeni peynirleşiyorum. Bırak kaşar olmayı, onun yanında hala süt kıvamındayım, ayh!)

Sen üstte kırmızıyı, altta yeşili görüyorsun diye,
o da aynısını görüyor zannetme.
Sor bakalım önce; renk körü mü, değil mi!
    Babamın bir lafı vardır: Eve çikolata, lokum, çikolatalı şeker, cips ya da kola gibi abur-cubur alındığında asla bir ertesi güne kalmaz bizim evde; "aklımda durcaana midemde dursun" der ve konuyu kapatır. Annem ve ben, tenezzül bile etmeyiz bazen günlerce. İşte babamın bu huyu bende farklı sirayet etmiş. Beynimde durcaaana, yazayım bari de içimden çıksın, rahatlayayım. Rezil olcaksam da olayım, bana ne, aman! modundayım.

    Her yazının bir sonuç, yanisi o kadar anlattın anlattın, bir son sözü vardır elbet kısmı olur. Daha evvelki yazılarımda biraz artistik takılıp bakın ne kadaN doooru düzgün Türkçe yazabiliyorum tribal-enfeksiyonundaydım. Bu yazının ne bir sonuca ulaşma amacı var ne de imlâ takıntısı. (Hatta "imlâ" yazacağıma "imlaaa" yazayım da tam olsun.)

    Ayh! Yine iki çemkirdim, rahatladım. Anlatmasaydım vallahi dilim, elim, içim şişerdi.

    Ama merak ettim bak şimdi. Madem sen bir renk koleksiyoncususun, ben ne renktim arkadaş? Onu deyivereydin bari!

18 Nisan 2012 Çarşamba

Her Gece Yatmadan Evvel Dişlerini Fırçalıyorsan, Bil Ki Yaşamayı Seviyorsun

    Bir gece öncesi, uyku öncesi, diş fırçalamak konusunda kendimle inadımı hatırlıyorum sadece. Sabah uyandığımda ağzımdaki tahammül edilmez koku, gece içtiğim iki bardak fümeli sek viskinin kokusu kadar hoş değildi.
    Aslında viskinin tadından ziyade, gece yatmadan önce diş fırçalamak konusundaki inadımı hatırladım diyeyim uyandığımda. Evet, daha doğrusu size burada gece yatmadan evvel diş fırçalaMAmak konusundaki inadımdan bahsetsem, daha doğru bir şey anlatmış olacağım.
    Deliye bağlamış bir halde diş fırçalaMAmak konusundaki inadım diyorum ve "diş", "fırça", "diş fırçalamak", "gece", "uyku öncesi", "inatlaşma"... bu ifadeleri tekrar vurguluyorum ki, geceden sabaha uzanan beynimdeki bir tartışmayı aktarabileyim. Yoksa henüz delirmedim.
    "Diş fırçalamak" konusunda inat, "diş fırçalaMAmak" konusunda bir inadın başka bir yansıması olmalı.
    "Kalk hemen! Dişini fırçala," diyen yanım, erken uyumayı, sabah erken uyanmayı, borçlarını zamanında ve eksiksiz ödemeyi seviyor; geleceği hakkında daha tutarlı kararlar almak istiyor ve garantici bir şekilde bazı fonlara bazı meblağları yatırmayı kendine yük değil, bir ödev olarak görüyor; daha uzun yaşamak istiyor, sağlığımın iyi olup olmadığı konusunda kaygılanıyor. Bir evi olsun, bir de arabası olsun istiyor. Hatta şartları sağlayabilirse çocuk da isteyebilir, hayatını ona hasredecek kadar seviyor kendini.
    "Kalkmasan da olur. Sabah uyandığında fırçalarsın dişlerini. Hadi yat, zıbar!" diyen yanım ise pek bir somurtkan, pek bir umutsuz. Sanki dünya onun başına yıkıldı. Sanki hayatta mutlu olabilecek hiçbir şey yok ve sanki ailesiyle arasını o değil, başkası düzeltti. Sanki hiç sevilmemiş gibi... Sanki bu yüzden de hiç sevmemiş, hiç âşık olmamış gibi... Zamanında devrimi gerçekleştirmek uğruna hayatını feda edip de devrim gerçekleşmeyince içine kapanmış, hala o dönemde yaşayan ve artık "devrim" dedikçe ciddiye alınmayan, acıları anlaşılmayan, çabuk öfkelenen eski ve yaşlı bir solcu gibi... O yanım, sanki bir meyhane masasında tek başına, sigarasını tellendire tellendire habire içiyor. Bu nedenle ayık olması ne mümkün. Oysa o içtiğinden değil, kafasından geçen çok şey sebebiyle zom bir halde; leylâ. Bir arabası olsa hızla yoldan çıkıp duvara çarpacak kendini. Ev sahibi olmaya ne gerek var, kira ödemek bile saçma diye düşünüyor. Bu nedenle gece yatmadan evvel dişlerini fırçalarsa o muhteşem düzenli hayatın kendine yakışmayacağını düşünüyor ve REDDEDİYOR. Sabah uyandığında dişlerini fırçalamak da kendini sevdiğinden değil; aman dışarı kötü kokmasın; ondan...

    İşte bu iki karakterin savaşmasıyla içinde barındıkları bünye, dün gece sızdı.
    "... sızdı," deyince "Kalkmasan da olur. Sabah uyandığında fırçalarsın dişlerini. Hadi yat, zıbar!" tarafımın galip geldiğini düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü sızarken seviyordum kendimi. Gözlerim kapalıydı ve dünyanın döndüğüne "allahbelamıversinkidönüyor" yeminiyle tanıklık ederken, sanki gülümsüyordum da; dudaklarımdan yanaklarıma yayılan gerginlikten bunu çıkartabiliyordum. Sabah uyanıp da ağzımdaki kesif kokuyu alınca bu iki zırtapoz arasındaki tartışma geldi aklıma. Biri kendini seviyordu, diğeri kendini sevmiyordu.
    Suyun altında her şeyden arınmaya çalışırken "Kendimden nefret ediyorum," dedim. Hemen ardından utandım ve kendimden nefret ediyorsam kaç kişi var bende diye düşündüm. Birincisi, kendisinden nefret eden ben, ikinci de kendisinden nefret eden beni taşıyan ve onu algılayan ben. E, haydi üçüncüsü, arada sırada da olsa her ikisine ahkâm kesen ben.
    Şimdi hangisi konuşuyor ben de bilmiyorum. Fakat kötücül taraftan sıkıldılar artık; kötücül taraf bile kendinden sıkıldı. Diş fırçalamayı seven ben ve onu içinde taşıyan ben, diş fırçalamayı sevmeyen beni elinden tuttular ve bu sabah kendilerine birer diş fırçası aldılar. Artık kavga etmek yerine erken yatacaklarmış.
    Bense bu yazıyı onlar uyurken yazdım. Dişlerimi de az evvel fırçaladım.
    Kendimi sevdiğim kadar sizleri de seviyorum; tanışmamız gerekmiyor bunun için. Haydi öpüyorum sizi.
    Ha, bu arada. Polyanna'nın selamı var size. Muuaaah!

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Bardağın Boş Tarafı Hep Boş

    İçime düşen bir atom bombası kadar sakin bir patlamayla havalandı her şey. Şimdi tüm anılar havada.
    Mesela; "kavuşmak" kelimesi hep olumlu anlamlandırılır ama aslında kavuşmak ya tek taraflıysa?

    Her birimiz buluşmalarda anılarımızı da sürükleriz peşimizden. İki tarafın da birbirini özlemesi ve görmek için sabırsızlığı "kavuşmak" kelimesinin olumlu anlamıdır. Peki, bir taraf ya hep buruksa? Kavuşmak, onun için öfke nöbetlerini tekrar duyumsamasıysa?
    İşte böyle. "Seni çok özledim ben," dedi bana. Oysa ben "Seni, senin beni özlediğin kadar özlemedim," diyemedim. Diyemezdim ki. Görüşmek de lâzımdı. O nedenle kendimi zorladım.

    Bu kavuşmada bir tek o özlem dolu olacak. Oysa ben bir an evvel ardıma bakmadan oradan uzaklaşmak istesem de, bunu yapacak gücü de kendimde bulamayacağım. Kendimi onun kavuşma özlemine bırakacağım. Beni özlediğini belli etmesine izin vermeli, daha önceki buluşmalarda olduğu gibi bu kavuşmaları bir öfke nöbetiyle harmanlayıp sessiz bir derde ve kötü yaşanmışlığa bırakmamalıydım. Fakat şimdi anlıyorum ki, insanlar kendilerine verilen sözleri unutuyorlar da, kendilerine hissettirilen duyguları unutamıyorlar.

    Tedirgin olacak ilkin. Beni gördüğü için sevinecek ama tedirgin olacak. İçten içe yine ona karşı sesimi yükselteceğimden korkacak, biliyorum. Fakat bu defa ben kendime çokça sözler verdim. Bu sefer onun açısından "kavuşma" olarak nitelendirdiği varlığımı, onun duygularında bozmayacağım.

    Öfke nöbetleri nasıl geliyor, biliyor musunuz? Hayal kırıklıklarıyla...
    Ona baktıkça gittikçe yiten hayatını görüyorum ben. Ve aslında şımarık çocukluğumdaki onu özlüyorum aslında ben. Çocukluğumun şımarık beni onu şimdi hayat karşısında böyle ezik ve itilmiş gördükçe kabul edemiyor ve huysuzluklarına başlıyor. Oysa her çocuk gibi o da seviyor annesini, hep sevdiği annesini arıyor karşısında; onu görmek istiyor. Fakat zaman, her bedeni çürüttüğü gibi bazen ruhları da sessizleştiriyor.

    Annemin gözlerine baktıkça içimdeki acıyı görüyorum ben. Acıyı gördükçe hiddetim ve şiddetim bundan, içimin acımasından. Başkasına acımanın çok büyük bir terbiyesizlik olduğunu, merhamet denen şeyin büyük bir iki yüzlülük, büyük bir samimiyetsizlik olduğunu öğretti bana hayat. Ben onun hayatına değil, kendi hayatıma acıyorum artık. Hayatım, canımı acıtıyor. Fakat şimdi artık kendime de acımıyorum.

    Bu sabah ilk defa yalnız evimde sesli sesli konuştuğumu fark ettim. Aynaya bakan kendim bir şeyler söyledi suretteki kendime. Ben o anda delirmekten korktum. Yavaş yavaş delirir çünkü insan. Kendi kendine konuşup akıllarını kaybetmiş sokak insanları geldi aklıma ve onlardan birine dönüşeceğim korkusuyla irkildim. İçimdeki acıyla sesli sesli ağlamaya başladım.
    Bu buluşmayı ertelemek için sudan bahaneler aradım, zihnim kabul etmedi bu bahaneleri. Derin bir nefes alarak iç çekişlerimi bastırdım ve ona gitmeye karar verdim. Gitmeliydim, başka ne yapabilirdim ki!

    İçimizdeki kimliklerden bakıyoruz hayata. Hangi kimlik hâkim, hangisinin penceresinden bakıyoruz hayata?
    İçimdeki çocuk hala altı yaşında. Şimdi onu kapalı kaldığı o yerden çıkarıp, diğer Türker'lerle tanıştırıyorum. Sevgi dolu bir şekilde "Bak, sen neler yaptın, ne hale geldin," diye onunla konuşsam da o her Türker'le kavgaya başlıyor hemen. İşte bu kavgaların sesleri, uyutmuyor beni.

    Şimdi ben, bu yaşımda olabildiğim kadar beni tekrar ve tekrar tanımaya çalışıyorum. Öfke nöbetleri bundan. Her birinin farklı istekleri, hayal kırıklıkları var. Bunlara rağmen bir karar aldılar. Anneleriyle buluşacaklar. Annelerinin, onlara kavuşmalarına izin verecekler. Ve bir söz daha verdiler hep beraber. Bu hayatı, Türker'e zehretmeyecekler.
    İçimdeki benler ve kendim, şimdi mutluluğu arıyoruz. Öfke patlamalarını artık duymak istemiyoruz.


16 Mayıs 2011 Pazartesi

Acıtır

    Bir şeyler can acıtır. Acıtır. Acıdır. Can acısı acıtır.

    Öyle işte, doğrudur bu. Anlayamadığın şeyler beynine takılı kancadır. Acıtır. Can acıtır.

    Önce midende bir sıkıntı hissedersin. Bu sıkıntı güne huzursuz bir başlangıçla gelir. Bu sıkıntı tüm anılarla gelir. Ve sen her ne kadar kendine telkin versen de... Acıtır işte. Öyle bu.

    Acıyor. Karşımdaki adam onunla bir iş görüşmesi yaptığımı zannediyor. İçimdeki kimliklerden biri beni yönetiyor ve işimde ne kadar da iyi olduğumdan bahsediyor ona. Oysa içimde birinin canı acıyor.

    Tüm kimliklerim tek vücudu paylaşıyor. Midemdeki sancıyı her biri hissediyor. Hissettikçe kovanı bozulmuş arılar gibi vızıldayarak kaçmak istiyorlar ama yine içime çarpıyorlar. Duruyorlar.

    Ve acıtıyor.

    Can, acıtıyor. Çünkü acıyor. Acıyor ve acıtıyor.

    Her şey geçmeye başlıyor zihninden. Mesela, ben aslında âşık olmak istemedim ki! Ne müthiş bir yalan söyledim, değil mi? Burnum uzadı.

    Bugün canım acıyor, beni de acıtıyor.

    Öyle işte. Böyledir bu işler. Hangi işler?

    Can acısı içine içine işler.

    Acıtır.


27 Nisan 2011 Çarşamba

Yağmur

    Adımlar...
    Düşünmeden yapılan bu eylemde atılan bir adım sonrası kaldırımda sağlam yerleşmemiş taşın altına birikmiş yağmur suyu paçama sıçrayınca anladım adım attığımı fakat bu sefer doğru zemine basmadığımı. Tam boğazımdan dişlerimin ardına gelen incelikli güzel bir küfürü yuttum o anda. Ama sanki etrafımdaki tüm insanlar o küfürü duymuş gibi bir utançla, daha da hızlanarak yürüdüm.
    Sonra insanın kendi iç konuşmalarının vücuduna hareket verdiğini anladım.
    Aslında insanlar o küfürü duymadılar. Ben sağlam oturmayan taşa bastıktan ve saçaklar altına sığınan insanlar gibi o taşın altına biriken yağmur sularının paçama sıçramasından sonra hızlandığımda insanlar bu hareketimin altında yatan öfkeyi gördüler ve benim kızgınlığımı fark ettiler. Ve işte dişlerimin arasına çektiğim küfürü duymadılarsa da küfür ettiğimi biliyorlardı.
    Yağmur...
    Adımlar yağmurda zordur. Tek düze ve doğru istikamette adım attırmaz yağmur. Karşıdan gelen her insan yağmur sularının paçalarına ya da üstlerine hücum etmesinden muzdarip, bunu önleme gayretiyle buz üstünde yürür gibi hareket ettikçe; e, üstelik yağan yağmurdan yüzler, başlar, bakışlar hep öndeyse, yolda yürüyenlerden kaçacak bir sağ ya da sol arıyor insan. Bu zikzaklar eşliğinde yürürken hangi müzik hareketlerin dili olabilir?
    Pantolon paçası arkasına, ayakkabı uçlarına yapışan çamur damlaları bir resim midir?

    Ve yağmur, beraberinde pusu getirir. Pus kokulu cümleler yağmur damlalarıyla insanın içine akar.
  
    Otobüs camındaki buğu...
    İçerideki kapalı gri...
    İnsan beynindeki düşünce işte en çok böyle zamanlarda rahatlıkla okunabilir. Ne hikmetse herkes bir sessizlik halindedir. Çünkü yağmur, insanların eylemlerini ortaya çıkarmakta ustadır. Herkes, ondan kaçmak için çaba halinde, bir işi ustalıkla yaparkenki suskunluk halindedir.

    Yağmur damlaları buluttan kaçtı, toprağa kavuştu. Ve biz insanlar onlardan kaçtık ve evlerimize kavuştuk hep beraber.


3 Mart 2011 Perşembe

Takip, Anılarda...

    Bugünün kerameti nedir diye güne başladım. Senden kendime çok iz aradım da bulduğum izlerde bile sadece anıların vardı, sen yoktun.
    Gün çabucak geçmişti. Tüm günüm dışarıda geçmişti. Yapılması gereken işler ve bir sürü prosedürden sonra kendimi deniz kenarında, kalkmak üzere olan bir vapura bakarken buldum. Biliyor musun, ben bu şehre yerleştiğimden beridir vapura binmedim. Oysa severim vapurları. İhtiyacım olmadı belki de. Neyse! Konu bu değil.
    Kalkmak üzere olan vapura bakarken birkaç sigara içtim. Vapur kalktı. Öyle iskele önünde bekleyip de el sallayan insanlar falan yoktu. Böyle bir kurgu yaparak da bu yazıya gereğinden fazla bayık bir romantizm de katmayacağım ama asıl romantizmin en manyak halini, vapur iskelesinden ayrılıp da bankadan para çekerken yaşadım.
    Bankadan para çekmiş ve paraları cüzdanıma yerleştiriyordum. Kafamı sağa çevirmemle o kalabalık arasından çok tanıdık bir yüz gördüm. Yanımdan geçip de gidene kadar ona baktım, kafam onun hareketi doğrultusunda omuzlarım üzerinde döndü. Ve ben ondan aksi yönde ilerlerken o yüzün kim olduğu, aslında kim olabileceği ihtimali bir anda canlandı kafamda. Babandı; sanırım... Her türlü ihtimali göze aldım ve yürüdüğüm yönü bırakıp, o yüzü takip etmeye başladım.
    Önümde yürüyen adamı kaybetmemek için onunla aramda bir mesafe korumaya çalışarak yürüdüm peşinden. Baban mıydı sahiden, bilemiyordum. Hemen bir tahmin yürüttüm inceden. Eğer bu senin baban idiyse, mutlaka evine gidecekti. Evine doğru bir yola girdiğinde anlayabilirdim onun baban olduğunu. Ve eğer gerçekten babansa ve evine kadar onu takip edeceksem, varacağım yer benim için çok zor olacaktı. O evde seninle geçirdiğim her anı, senin bana bıraktığın her yaşanmışlık kafamda bir resmi geçide başlayacaktı.
    Yürüdüm. Peşinden, anıların peşinden yürüdüm. Yaptığım bu çılgınca şeyi kesmek istememe rağmen, aklıma söz geçiremeden yürüdüm.
    Biliyor musun, baban yürürken ana caddelerden dolaşmak yerine ara sokaklara dalıp da yürüyenlerden. Sen de geniş meydanlara sahip olan bu şehirde beni o meydanlardan birinde tek başıma bırakıp da kendi çocukça mazeretlerinin ara sokaklarına girmedin mi? İşte, babanı izlerken senden bulduğum bir anı; bana bıraktığın bir anı.
    Baban önümde yürüyordu. Yürürken çevresine çok sık bakıyordu. Bir an onu takip ettiğimi fark edecek diye çok korktum. Bunu fark edecek ve bana neden onu takip ettiğimi soracak diye yüreğim ağzıma geldi.
    Babanı izlerken onun yürüyüş temposundan, vücut salınımlarından sevişme ritmimize aktım ben. Bana dokunduğunda vücudumda uyanan her hisle daha çok sana gelirdi beden... Bedenim... Kendim...
    Baban ne hızlı yürüyor. Bunu fark ettiğimde seninle deniz kenarında yaptığımız bir yürüyüşte bana "Hızlı yürümen güzel. Seninle her şeyimiz uyum içinde," demen aklıma geldi.
    Ara sokaklardan yürürken baban bir işportacının önünde durdu çok kısa birkaç saniye, sonra yürümeye devam etti. O işportacının önünden geçerken ben de durdum ve ne satılıyor baktım. Çocuklar için bir sürü yap-boz vardı, renkli renkli. En başta bir küçük kız ve küçük çocuğun çimenlerde oturmuş resmi vardı. Kız, elinde bir demet çiçek tutuyordu. Biliyor musun? O resim içimi sızlattı.
    Şimdi baban karşıdan karşıya geçecek. Tam o kaldırım kenarına varıp da karşıya geçmeye başlarken yayalar için kırmızı ışık yandı. Ona yetişmek için koştum ve kendimi hemen yola attım, arabalar henüz hızlanmamıştı ama harekete geçmişlerdi. Bir korna sesi yükseldi ama bana mıydı, bakmadım. O korna sesine baban kafasını çevirdi. Tam arkasındaydım ve beni fark etmesin diye sanki telefonla konuşuyor muşum gibi yaptım.

    Evet, kesinlikle babandı bu adam. Evine çok yakındık. Attığı her adım evine doğruydu. Bir ara baban bir arkadaşını gördü yolda. Ne yapacağımı bilemedim o an. Yanından yürüdüm, geçtim. Biraz ilerleyince onu görebileceğim bir mesafeden arkadaşıyla konuşan babanı izlemeye başladım. Bir sigara içimlik bir zamandan sonra baban arkadaşıyla vedalaştı ve yürümeye başladı. Yanımdan geçerken tekrar, bana baktı göz ucuyla ama ben yine telefonla konuşuyormuşum gibi yapıp onun biraz uzaklaşmasını bekledim. Ve tekrar... Onu takip etmeye başladım.
    Bu takip esnasında böyle hastalıklı bağımlılıkları çok geçmişte bıraktığımı sanırdım. Ama aşk işte... İnsana hiç tahmin edemeyeceği ne çok şey yaptırıyor.
    Evinin sokağına gelmiştik. Baban tam önümdeydi. Hemen karşı kaldırıma geçtim. Aramızdan arabalar akıp gitmekteydi. Evinin sokağında, baban bir kaldırımda, ben diğer kaldırımda... O kaldırımdan uğurlamıştım seni, kendimce... Neyse!
    Tam evine yakın bir yerde, babanın eve girdiğini görebileceğim kadar bir mesafede takibi bıraktım. Bir duvara dayandım ve bir sigara yaktım. Sırtımı dayadığım duvar sarmaşıklarla kaplıymış, kendimi duvara bırakınca anladım. Baban yürüdü, evine girdi. Ben öylece, o duvara dayanmış halde kalakaldım. Aklımdan ne çok şey geçti, ne çok anı; iç acıtan...
    Gidemedim. Sanki ayağım bağlanmış gibi... Gerisi yok, gidemedim...
    Sahi, sen gittin ya, mutlu musun orada?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Trendy Bir Kızın Farazi Hikayesi

    Onunla Aksaray-Taksim arasındaki dolmuşlardan birinde karşılaşmıştım. Arkadaşımdı fakat uzun bir müddettir görüşmüyorduk. Bir küskünlük yoktu. Sadece birbirimizi arayıp buluşma, beraber zaman geçirme ihtiyacı hissetmiyorduk. Sanırım arkadaşlık değil de tanıdık olmakla ifade edilebilir aramızdaki ilişki. Çünkü bu kızla aramdaki arkadaşlık ilişkisi, beraber vakit geçirme duygusundan ve memnuniyetinden uzaktı. Başka arkadaşların yanında ya da başka arkadaşlar üzerinden ilişki kurulabilen bir arkadaştı. Ya da onun açısından ben öyle bir insandım. Yanında bir başkası yoksa benimle iletişime geçemiyordu belki de. Yine de severdim onu. Kendine özgü tavırları, aslında gündemindeki konuları bizi her ne kadar ilgilendirmese de, onun bahsettiği şeylerle hafif dalga geçmek ya da o bizden ayrıldıktan sonra ufak ufak dedikodusunu yapmak hoşumuza giderdi.
    O dönemler hepimiz öğrenci olmamıza rağmen, o kız sanki hiç öğrenci değilmiş gibi davranırdı. Dönemin; bırakın dönemi, hatta sezonun tüm modasını bu arkadaşımızın üzerinde görürdük anında. Maddi olanaklar bakımından oldukça cömert bir ailenin tek kızıydı. Her kadın gibi onun da ciddi bir ayakkabı takıntısı vardı. Ayakkabıları öncelikliydi. Odasında duvarın önünde dizilmiş ayakkabı kutularının tavana kadar yükseldiğini gördüğümüzde bir arkadaşım kulağıma eğilerek "Bizim kız Sindrella kontenjanını kimseye kaptırmak istemiyor anlaşılan," diye fısıldamış, daha sonra da kahkahadan patlamamak için dudaklarımızı sımsıkı kapamaya çalışmıştık. Suratlarımız kıpkırmızı...
    Bu kız sevimliydi aslında. O genç yaşına rağmen ağır renklerle dolu kıyafetleri giymekten çekinmez, pembe ve tonlarından oldukça uzak durmaya çalışır, sevimli kız imajına bürünmezdi. Oysa bizce ruhu toz pembeydi.
    Hep bir arabası olsun ister, babası ona araba aldığında bizi nasıl gezdireceğini, nerelerde kahvaltılara gideceğimizin hikayelerini anlatır dururdu.
    Zamanla bağlarımız azaldı. O farklı sularda kulaç atmaya yeltendi. Kendisi söylemedi ama âşık olmuş, öyle duyduk arkadaşlarımızdan. Sonra terk edilmiş. Âşık olan bu kız aşkı bulduğunu sanıp tüm hayatını o erkeğe endekslemiş. Ah şu "Ben sensiz bir hiçim. Tamamen sana aitim." yanılgısı... İnsan bunu bir kere tecrübe edince ağzı yanıyor; sonra veryansın liberte durumları. "Özgürüm ben canım. Sevgilim bana karışamaz."
  
    Onunla dolmuşta karşılaştığımızda ben ona sadece merhaba diyebildim. O ise sanki kötü bir şey yaparken yakalanmış gibi durmaksızın ve bana söz düşmeksizin konuşmaya başladı.
    - "Aa! Selam. Naber? Ya, sorma arabam bugün serviste, ben de işte böyle dolmuşa biniyorum. Kardeşim götürdü servise. Çabuk hallolsa da ben de buralardan kurtulsam. Ee! Okul nasıl?"
    - "Her zamanki gibi. Yani işte sınavlar..."
    - "Ben de bu sene birincilikle mezun olacağım sanırım, biliyor musun? Aysel diye bir kız var. Onunla yarış halindeyiz ama ben geçeceğim onu."
    - "...."
    - "Modellik yapmaya başladığımdan haberin var mıydı? Evet, evet. Neşe Erberk Ajansla görüştüm. Beğendiler epey. İşte geçenlerde fotoğraflarım falan çekildi. Ee, uzun boyluyum ve vücudum da fit ya, çok beğendiler."
    - "Aa! Ne gü...."
    - "Ya, sorma ben de heyecanlıyım. Aslında biliyordum beğeneceklerini. Kendime güveniyorum sonuçta."
    - "Alper ne oldu?"
    - "Aa! Ben sana Alper'i anlatmış mıydım? Ya, anlaşamadık biz onunla. Çok güzel bir spor arabası vardı. Çok da şık giyiniyordu çocuk ama ayrıldık. Ben bir yere kadar dayanabildim ona, ayrıldım sonra dayanamayınca. Ee! Sen de yok mu bir şeyler?"
    - "Şey, aslında benim de bir iliş......"
    - "Ya, biliyor musun, Neşe Erberk Ajansta beni çok beğendiler. Bugün yarın arayacaklar. Bir sanatçının klibinde oynayacakmışım ilk ama kim olduğunu söylemediler. Fotoğraflarımı ve kaydettikleri videoyu yönetmene göstereceklermiş. Bak buna heyecanlanırım işte."
    - "Hangi sanatç......."
    - "Ay valla, türkü, arabesk sanatçısıysa oynamam. Pop müzik sanatçısı olsun, tercihim o."
    - "Umarım senin için güze........"
    - "Aa! Bak, ne çabuk geldik. Hadi canım ben burda iniyorum. İnşallah arabam bugün servisten çıkar da bir daha böyle eziyet çekmem. Baayyy!"
    - "Güle güle."


    Bu arkadaş dolmuştan iner. Telefon ele alınır. En güvenilir kaynak olan samimi bir ortak arkadaş aranır. Aslında kızımızın arabası olmadığı öğrenilir. Ayrıca bir ders sebebiyle okulunun yarım dönem uzayacağı da... Alper'i onun terk ettiği değil, Alper'in onu terk ettiği öğrenilir. Çok heba olmuş kız, çok ağlamış. Neşe Erberk Ajans konusu açıldığında ortak arkadaş bir kahkaha kopartır. O kadar güçlü bir kahkahadır ki, telefon bir müddet kulaktan uzaklaştırılıp, acaba dolmuştakiler duymuş mudur diye şöyle bir etrafa bakılır. Neşe Erberk Ajans'a başvurduğu doğrudur ama neredeyse üç aydır haber beklediği, o beklediği haberin bir türlü gelmediği anlaşılır. Görev memnuniyetle tamamlanmış bir şekilde telefon kapatılır. Bu kızın bu farazi dünyasındaki baş rolüne ne kızılır ne de sitem edilir. Tatlı bir sevecenlikle gülümsenir.

27 Şubat 2011 Pazar

İptal

    Facebook'umda öylece duruyor. Görüşmüyoruz artık, mesajlaşmıyoruz da... Gönderilerimize yorum da yapmıyoruz. Onu bırak, gönderilerimizi beğenmiyoruz da... Öylece izliyoruz birbirimizi.
    Yazdığı bazı şeyleri sanki bana bir şey söylemek istiyormuş gibi algılıyorum. Alınganlık değil mi, insanı en hassas yerinden yakalayıveriyor, sanki tüm oklar sana geliyormuş gibi hissediyorsun.
    Mesaj yazmamak için inatlaşıyoruz. Birbirimizle iletişime geçmek istemiyor ama hayatımızda ne olup bittiğini de öğrenmek istiyoruz. Önceden ortak arkadaşlarla olurdu bu işler. Onun hayatında ne olup bittiğini en önemli sır gibi öğrenmek isterdik ortak arkadaşlardan. Şimdi sağ olsun Facebook var. Sessiz sedasız birbirimizi takipteyiz.
  
    Bu zincir kırılsın istedim. Biraz olsun bir iki sohbet edip, etraftan duyduğum şeyleri o bana onaylasın istedim. Mesela, gerçekten de hayatının çok iyi olmadığını söylesin. Bu aralar epey üzücü şeyler yaşadığını söylesin. Bunları etraftan duymakla kalmayayım, o bana söylesin. Hatta yazışma uzun sürsün ve telefonla konuşalım sonrasında. Bir şeyler başlamasın tekrardan; sadece aramızdaki o yıkık yaşanmışlığı yok edip, iki arkadaşa çevirebilsek olayı...

   Biliyor musun? Az önce sana bir mesaj yazmaya çalıştım. Ama koca bir İPTAL duruyordu mesaj kutusunun altında, GÖNDERin yanında. Sen beni GÖNDERdin ya hayatından, ondan İPTAL oldum ben. Ve o nedenle adımı seçtim. İPTAL.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Mutluluk Kolay Bulunan Bir Şey Değil

    Karakolda geçirdiğim uzun gece... 11 yaşında mağdur bir çocuk ve yaşadığı apaçık bir şok... Konuşmak istemiyor. Benimle konuşabileceğini söyledim.
    "Senin haklarını korumak için beni devlet gönderdi. Bundan böyle Avukatın benim."
    "Tamam abi," dedi, anlattı olanı biteni.
    Gecenin ikisinden sabah gün doğumuna kadar suratımda olmasını zorladığım o yapay gülümseme... Çocuk korkmasın daha fazla... Biraz olsun onunla gerçekten ilgilenen biri olduğu duygusunu onun içine sıcacık yerleştirme isteğim; biraz olsun... Yanında güvenebileceği birinin olduğunu anlamasını sağlamak...

    Yasal sorumluluklarımdan yasal zorunlulukların usulüne uygun icrası yaptığım. Bu bürokraside mağdur çocuğun daha fazla ezilmemesi istediğim. Onunla konuşurken suratımdaki gülümsemenin sorguyu yapanlarla konuşurken kaybolması birden... Gülen maske-üzgün maske gibi; konuştuğun kişiye göre takılan...

    Gerekli işlemler yapıldıktan sonra ayrıldım karakoldan. Gün doğmuştu. Bir sabah yürüyüşü yapmak istedim. Alsancak'ta, kordonda biraz yürüdüm ve sabahın kokusuyla içimdeki zor geceyi aydınlatmak istedim.
    Vapurlar, sabah saatlerinde ne çok çalışıyor, siz de fark ettiniz mi?
    Otobüsler dolu dolu. İşe giden ifadesiz suratlar; çoğu uykulu gözler... Otobüse yayılan tıraş losyonu kokusu... Üniforma kıyafetler... Okula giden öğrenciler... İşte bu yazıyı yazmama sebep olan şey, tam da bu anda oldu.

    Liseli bir öğrenci grubundan yükselen kuş cıvıltısı kahkahalar... Ali'yle Özden'in ayrılma hikayesi, gündemlerindeki en önemli konu. Gülüşüyorlar. Bol kahkahalar... Tam bu anda, otobüsün ön taraflarından yükselen bir ses...
    "Ee, yeter ama gençler! Biraz saygılı olun. Bu kadar insan içinde bağrışıp, çağrışmaya gerek yok. Sessiz olun."
    Gençler sustu o anda. Bazısı kikirdedi. Kikirdeme üzerine o uyarıcı sesin sert yüzlü bünyesi, daha da celallendi. Bahsettiği, gençliğin şu sorumsuz ve üslupsuz hali...
    Bir yaşlı kadın konuşmaya başladı bu defa.
    "Oğlum. Sen gençlere böyle diyorsun da, sen de genç olmadın mı? Bırak, gülsünler. Bak ne güzel eğleşiyorlar aralarında. Gençlerin sesini susturmak değil, onların seslerini duyurmak lazım oğlum. Sen, seslere değil, onların gülen yüzlerine bak. Mutlular mı, evet mutlular. Mutluluk öyle kolay bulunan bir şey değil."

    O otobüsteki büyük suskunluk... Sadece nefes alıp vermelerin duyulması... İçimde uyanan memnuniyet... Gençlerin "Helal olsun teyze sana." kahkahaları...

    Bugün hava güneşli.

20 Şubat 2011 Pazar

Eski Sevgilinin Arkadaşları

    Yolda yürürsünüz, kalabalıklar arasında. O kalabalıklar arasından bir yüz çok tanıdık gelir ileriden. Yaklaştıkça anlam verirsiniz, kimdir gelen. Kimmiş o gelen?
    Saniyeler içerisinde bir iç konuşma başlayıverir: "Ne yapsam? Görmesem mi? Ya beni görmüşse? Yolumu mu değiştirsem? Aman canım, bana ne? Yol, tek onun yolumu? Hem niye ben saklanmaya çalışıyorum? Ya onu gördüğümü görmüşse? Yok, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etmeli. Belki, sevgilimden ayrılmış olsam da konuşur. Ya da konuşmaz. Lanet olsun! Ayrıldığımda geçmiş olsun diye aramadı bile. Arkadaşı ama, aramak zorunda mı ki?"
    Hemen bir şeylerle oyalanmaya başladım. Sanki cebimde bir şeyler arıyormuş gibi yaptım. Elimdeki gazete sayfaları arasına yöneldim sonra. Yanımdan geçip gidene kadar farazi bir meşguliyet derdine düştüm.

    Yanımdan geçti gitti. Görmedi. Sevgilimle ayrıldığımızda bir geçmiş olsun bile demedi. Oysa sevgilimle -artık eski- beraberken anlar ne sıcak ve güzeldi.
    Bir suçluluk yayılmaya başlıyor insanın içine, kalbinden. Oysa suçlu olacak bir durum da yok da, iki insanın sebepsiz uzaklığı bir anda ilk akla gelen. Biten sadece aşk değil, hayattır bu sebeple. Ayrılıklar, yalnız sizi değil, tüm arkadaşlıkları yitirir; sorgusuz, sualsiz...

    Yürü bakalım, arkana sakın bakma! Evet! İçinden konuş, telkin ver kendine. Haydi bakalım! Her adımda derin bir nefes ver, beyninde oluşan kötü düşüncenin içine sızmasına izin verme. Dolaşma boşuna, rahatlayamayacaksın. Eve git sen en iyisi. Bilgisayarı aç. Bu yazıyı yaz, rahatla!

1 Şubat 2011 Salı

Yolculuk: Gökyüzü

    Sıkılıyorum ve dışarı çıkmak istiyorum. Belki küçük bir yürüyüş, belki de bir koşu iyi gelecek ruhuma. Ama nedense bir isteksizlik var içimde ve bunu aşmayı da istemiyorum. Yani, her koşu öncesi vücuduma sirayet eden ve onunla inatlaşmayı başardığım bu isteksizlik, bu sefer galip geliyor. Küçük bir yolculuk yapacağım yine de, fakat bu defa sayfalar arasında, kurgular arasında, hikâyeler arasında; bir kitap okuyarak... Yolculuğa çıkacağım. Gökyüzünde. Reşat Nuri Güntekin'in Gökyüzü'nde. Sonra anlatacağım neler olup bittiğini.

28 Ocak 2011 Cuma

İmzalı Şiir: Acı Bir Yağmur Gibi...


    Yağmurlu bir gündü. Bu şiiri alelade bir not defteri kâğıdına yazıp, ona imzalattığımda İstanbul’a yağmur yağıyordu.
    Sevgilimle o gece, Taksim’in hizbe sokaklarından birinde bir bara gitmiştik, içecektik. Belki biraz da dans ederdik, yeter ki keyfimiz yerine gelsin.
    Beyoğlu Emniyet Karakolu’nun bitişiğinde yer alan NEVA isimli bar, İstanbul’a ilk geldiğimde keşfettiğim bir yerdi. Susam Sokağı’nda hiç görünmeyen hamam böceklerinin buluştuğu yerdi o zamanlar. Hemen hemen sosyal hayatın savurduğu, savurmakla yetmezmiş gibi bir de ona bir sıfat bulduğu “alt kültür”, eksiksiz oradaydı. Orada olmayanları temsil edecek bir türdeşi mutlaka vardı.
    İşte ben de o zamanlar üzerime yapışan “iyi aile çocuğu” imajımdan kurtulmak istiyor, o âna kadar yapmak istediğim ama yapamadığım her şeyi yapmak istiyor, kendimi bir denek olarak tehlikeli sulara daldırmaktan korkmuyordum. O zamanlar bol bol Charles Bukowski okuyor, hatta kitaplarını tekrar tekrar okuyor, zihnimde oluşan tüm görüntüleri etrafımda görmek istiyordum. Charles Bukowski sayesinde edebiyatımızdaki tüm “öteki” yazarlarla da tanışmıştım. Charles Bukowski “Beni okudun. Şimdi kendi ülkendeki şu adamı da oku,” demedi elbette. Edebiyata olan merakımı, ondan aldığım tadı arttıran biriydi sadece.
    Okuduğum edebiyat dergileri ve Charles Bukowski üzerine yazılmış her türlü yazı, makale, gazetelerin kitap ekleri sayesinde tanıştım edebiyatımızdaki arıza yazarlarla. “Arıza” sıfatı, anlayacağınız üzere burada bir küçümseme olarak değil, keza yattıkları yatağın altındaki bezelye tanesinden rahatsız olmayıp, bilakis onunla konuşan yazarlarımıza bir övgü olarak kullanılmıştır. Edebiyatımızın bu öteki ve arıza yazarları kimler mi? Bu, başka yazıların ve başka anıların konusu.
   
    NEVA’da o akşam, sevgilimle biraz sohbet etmek istemiştim. Sakin bir müzik çalıyordu. Bira içiyorduk. Havadan sudan sohbet ediyorduk sevgilimle. Saçlarını çok severdim. Saçlarından gözlerine ve dudaklarına inerdim. Ona bakmayı severdim. Sohbetin kısa bir müddet kesildiği anda, sevgilimin saçlarının üzerinden, bir masada arkadaşıyla sohbet eden Küçük İskender’i gördüm. Charles Bukowski’yi daha yakından tanımak için okuduğum her tür yazıda tanıdığım bu adam, bir şiirini sevip de hayatımda ezberlediğim ilk şiirin sahibi olan bu adam, sevgilimin saçlarının ardından görebildiğim masada, tam karşımda oturmaktaydı. Onu görünce ezberlediğim ilk şiirinden kelimeler dökülmeye başladı içime: “bir çocuktan bir çocuğa geçen suçiçeği gibi bulaştın bana.”
    Sevgilimle yaptığımız sohbetin o küçük boşluğunda çantamdan çıkardığım not defterimin bir sayfasına, ezberlediğim ilk şiir olan Kerrat Cetveli’ni çalakalem yazıverdim. O şiiri yazarken sevgilim ne yaptığımı anlayamadı ilkin. Ne yaptığımı anlattım.
    Masadan kalktım ve Küçük İskender’in yanına vardım. Ne söylediğimi hatırlamıyorum ama övgü dolu sözler söylemekten uzak tuttum kendimi, bunu hatırlıyorum. Belki de sadece “Bu şiirini çok seviyorum. Benim için imzalar mısın?” demişimdir. Küçük İskender’i övseydim eğer, içinden bana okkalı bir küfür sallayacağından emindim. Kim bilir, belki de yüzüme söylerdi.
    Ona uzattığım not defteri kâğıdı üzerine yazılmış ve bazı yerleri karalanmış olan şiire baktı ve hangi şiiri olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra anladı ve o şiirin altına şunu yazdı: “Türker’e, çok acı bir yağmur olsun bu.”
   
    Öyle de oldu. O gece yağan yağmur, o gece hayatıma da yağdı. Nasıl mı? Hikâyeyi baştan ve biraz daha açıkça anlatayım mı?


    ÇOK ACI BİR YAĞMUR

    Yağmurlu bir gündü. Bu şiiri alelade bir not defteri kâğıdına yazıp, ona imzalattığımda İstanbul’a yağmur yağıyordu. 
    Sevgilimle o gece, Taksim’in hizbe sokaklarından birinde bir bara gitmiştik, içecektik. Belki biraz da dans ederdik, yeter ki keyfimiz yerine gelsin. Buna ihtiyacımız vardı. Konuşmalıydık. Aramızdaki o soğuk şey neydi, buna bir anlam bulmalıydık. Belki de ayrılacaktık. Konuşmak lazımdı yine de. Konuşmazsak birbirimizi daha çok sevmeyecektik, bunu biliyorduk. O nedenle o akşamlık için hiç olmazsa mutluymuşuz gibi davranmayı bir kenara bırakalım dedik. Sorun ne miydi?
   
    Bazen, siz kendinizi ne kadar zorlasanız da, birini ne kadar sevseniz de, içinizde kalbinize doğru akan şüpheli düşüncelerin konuşmalarını duyarsınız. Özellikle çok da uzun olmayan, yeni başlamış ilişkilerin ilk heyecanları yavaş yavaş azaldığında, ortaya çıkan o seslerin neden konuştuğunu anlamaya çalışırsınız. İlk heyecanları daim tutmak, hezeyanlardan uzak kalmak istersiniz de, bir sebep ararsınız ama aramaya çalıştığınız sebepler aslında sebepsizdir. Yanılsama olarak da bakarsınız buna, ilişkinizi heyecanlandıracak duygular da bulamazsınız. Kısaca, kalakalırsınız. İşte öyle bir durumdu.
    Onu seviyordum. Ayrıntılarını seviyordum. Bir bütünü sevmenin imkânsız olduğunu bildiğimden, ayrıntılarla sevginin geliştiğinden emindim. O nedenle saçlarını seviyordum; gözlerini ve dudaklarını… Bunlar dışında sevdiklerim, hayatıydı; hayatındaki ayrıntılar… Ama bahsettim ya, ilişkinin ilk heyecanlarının azalmaya başladığı o dönemde insanlar, sevdiklerinin hayatlarındaki yerini sorgulamaya başlarlar; tam o dönemde… Sevmek hayalinin bir alışkanlığa dönüşmeye başladığı o anda insan kendi hislerini ölçüp, tartar. Sanırım biz de onu yapmıştık; birbirimizi ölçüp, tartmıştık. İnsana dair hayvani yönümüz doymuştu, şimdiyse mantık o istekleri bir süzgeçten geçiriyordu.
   
    Benden ayrılabilirdi; bunu isteyebilirdi, buna hazırlamıştım kendimi. Bu düşünce beni rahatsız etmiyordu. Bununla baş edebilirdim.

    Saçlarına sevgiyle bakarken, saçlarının ardından Küçük İskender’i gördüm ve ezberlediğim ilk şiir olan Kerrat Cetveli’ni, çantamdan çıkardığım not defterine yazdım. O şiiri Küçük İskender’e imzalattım. Şiirin altına yazdığı şeyi, masaya geri dönünce okudum. Sevgilim, o kâğıda Küçük İskender’in ne yazdığını merak bile etmedi.
   
    Konuşmamız biraz ilerlediğinde “Ayrılalım,” dedi. Az önce bahsettim ya, hazırlıklıydım. “Neden?” gibisinden aptalca bir soru sormanın anlamsız olacağını hissetmiştim. Çünkü hisler o kadar garipti ki, ayrılmamak için ortada önemli bir neden görmüyorduk. İkimizde ayrılmak istiyorduk. “Neden?” diye sormadım. İkimiz de birbirimizi anlıyorduk. İkimiz de bu ilişkiye bir heyecan katmak istemiyorduk. Ayrılıverdik.
    İkimiz de gülümsüyorduk. Ona baktığımda aslında biraz içim sızlamıştı. Muhtemelen onun da… Biraz daha içtik. Havadan sudan sohbetler ettik. Eğlendik. Sonra bazı arkadaşlarımız da katıldılar bize. Barda çalan müzik hızlandı ve pistte dans ettik. Gecenin sonunda İstiklal Caddesi’nde yürüdük hep beraber. Çılgınlık değil mi, çok sesli kahkahalar atıyorduk. Ne histeri! Fakat gençken aptallık mazur görülür, değil mi?
   
    İstiklal Caddesi’nin girişinde duran yedi kişiydik. Ayrılacak ve evlerimize gidecektik. Birden onu, birkaç saat önce ayrıldığım sevgilimi, okul arkadaşımla el ele gördüm! El eleydiler. Birbirlerine gülümsüyorlardı. İşte o zaman yaşadığım şaşkınlık… Kafamda dönüp duran “Ama nasıl?” soruları…   Yüzlerine baktıkça suratımdaki kötü ifadeyi onların yüzlerinden okumam… Suskunluklar… Konuşmak istedikçe kulaklarımın duyduğu kesik sesler… Şaşkınlık… Saçlarımdan akan yağmur damlaları… Bir arkadaşımın omzumdan tutup “Hadi, gidelim artık,” demesi şahit olduğu şeye anlam veremeyerek… Bu ayrılmanın bir anlaşma olmadığını hissetmem… Kandırılmışlık; dikkat edin, aldatılmışlık değil, kandırılmışlık hissi ve ardından içimde uyanan acı; Ay gibi… Kafamda külçe külçe dönen bol soru işaretli cümleler… Saçlarımdan akan yağmur damlaları… Acı bir yağmur gibi…


27 Ocak 2011 Perşembe

Hayat ve Sen Meselesi

    “Hayır!” diyebilmek ne kadar zorsa hayata,“Evet” diyebilmek de bir o kadar zor benim için. Açıklamaya başlayıp “Bilmiyorum”la noktaladığım cümleler her zaman hayatımda geri tepip duracaklar mı?

    Her birim belli bir oranla temelleniyorsa, o oranlar normal şartlar altında hep ama hep belirlenebiliyorsa bir şekilde, bir “birim birey” olarak yaşadığım bu hayat kendi rasyonel değerimi bana ne zaman sunacak? Her birey reel bir birimse eğer, gerçek olarak tanımlanan bu reelde aslında “belirsiz” olarak tanımlananlar ne kadar gerçek? Yapılacak  H  İ  Ç  B  İ  R     Ş  E  Y  İ  N     O  L  D  U  Ğ  U  kaosta insan kendi anaforunda nasıl ve ne kadar uygun yaşayacak?

    Saf, temiz kalplilik miydi yaşadığımı sandığım? Hayallerle süslediğim yaşanmışlıklar mıydı tüm rüyalar? Ya da mastürbasyon tadında bir fantazya mıydı anlattıklarım? Ne kadar kirliydim? Ne kadar saftım? Ne kadar  K İ R L E N M İ Ş - S A F  tım?


    Uzaydaki nesneler çarpıştıklarında birçok yok oluşun ardından boşlukta salınan, babasını kaybeden, yitiren çocuk gibi bilinçsiz, amaçlarının ne olduğunu bilmeden bir amacı oluşturmak için tozlaşan parçacıklar ortaya ne kadar ne çıkarabiliyorlarsa, bana sunulan bu hayatta, çarpıştıklarımla parçalandığım, parçalandıkça kendimden izler bıraktığım bu dramada, başrol metnini unutan bir acemi gibi terk edeceğim bu hayatı!

    Acı!

    “Kimbilir” diyebilmek ne kadar anlamlı hayat için. Kim, kendini bilmiş ki başkasına ait çok şey, dünyanın dengesi olarak anılan şeyleri, aslında inanmak istediğim ama her zaman bir şüpheyle yitirdiğim, daha sonra bilinçli bir cahillikle doğru olabileceğini içime zorla,  K A N A T A     K A N A T A  yerleştirdiğim teorileri bilebilsin? Bildiğini söyleyen, yanlış söyleyebilme ihtimalini nasıl seçsin?

    Bir mucize mi verilmeliydi insana? Katmerleştikçe orospulaşan yatakların dilleri olsaydı, insanın rol yapamadığı o savunmasız uykuda, insanın mucizesini yataklar nasıl anlatacaktı? Ebedi uykuya dalındığında, ruh varsa gerçekten ve vücuttan çıktığında, acıları ve hatasıyla, mutluluğu ve yaşayamadığı, çok aza nasip olan, çok azın bulduğu o mucizeyi bulamayan ruhların kaçırılmış bir trenin arkasından bakarak, “Bu tren için bilet almıştım.” diyen ve ruhlarının tam ortasına ilk defa 12’den vurulmuş bir ok gibi yerleşen acılarının farkına vardıklarında, hoyrat vücutlarını tükürecek mi topraklar?

    Sofistike sohbetlerle başlayan ve umutlu bir çaresizlikle boyutlaşan, boyutlaştıkça çabasızlığımızı anladığımız, sordukça dağıldığımız, dağıldıkça bütünleştiğimiz, bütünleştikçe bir çemberi turlar gibi acizleştiğimiz dostla yapılan söyleşide, dostun söylediği gibi;
dikdörtgen bir kutunun içine yerleştirilmiş sönük balonun şişirildikçe kutunun şeklini aşamayacağı gerçeği, ilk defa 12’den vuran bir ok gibi bir acıyla, kendime getirdi beni!

    İskambil kağıtlarında, siktirinci faktöriyel hesabınca, uyumlu ve zor matematiksel olasılıklarla üst üste, alt alta gelen kupa kızı ve sinek erkeği nasıl sevişebileceklerse, nasıl hissedilebileceklerse birbirlerince, öyle yaşıyorum bu hayatı. Öyle yaşattın bu hayatı!

21 Ocak 2011 Cuma

Bu, Senin Akvaryumun ve Ben Onun Dışına Çıkıyorum

    Kimsenin hayatının anlamı olmayı istememiştin. Birgün bana böyle demiştin, hatırlıyor musun? Çünkü uzun zamanlar boyunca, evet, ne zaman başladığını hatırlamayacak kadar uzun zamanlar boyunca kendi anlamını sorguladığını söylemiştin. Bilir misin? Kendini sorgulayan insanlardan şaheser bir yapı ortaya çıkmasını bekleyemezsin. Taş taş üstünde kalmaz o insanın içinde. Yıkar tüm duvarlarını, yeniden ve yeniden…
    İşte böyle bir enkaza baktığımı söylemiştin sana bakarken. Konuşurken bile sözlerinin ardında ne kadar anlamlı olduğunu tartıp duruyordun da, daha fazla üzülme diye ben bir laf söylememiştim.

    “İçimde bir şeyler hep yarım,” demiştin. “Bunu bildiğim halde, hep bir bütünü tamamlamak için uğraştım.” Misafir gelmeden önce evi temizleyen anneler gibi sen de hayatına anlam katacak o kişi gelmeden önce tük aksi sözcüklerini unutmak için çok debelendin, biliyorum. Ama neden? Kendinden çok, başkalarına özen göstermenin, biraz ince düşününce aslında büyük bir ikiyüzlülük olduğunu fark edemedin mi? Birçok şeyi yıkarken içinde düşüncelerinle, bunu görmekten uzak tutan neydi seni?
    Tamam, diyelim ki sadece bunun için değildi. Seni büyüten o tortuların hayatını tıkamasını istemedin; seninle büyümelerini istemedin. Bir sebebi de buydu. Bunu kimin için yapmıştın?
   
    O konuşmalarının ardından şunu anladım: İnsan ne yaparsa kendine yapıyor; iyiyi de, kötüyü de… Ve bu yüzden ben de senin tortularından kurtulmak istiyorum artık.

    Seninle konuşurken, aslında buna bir konuşma denemeyecek olduğunu anladın mı hiç? Yani, olması gerekenin muhabbet olduğu, konuşmanın sadece tek taraflı insani bir eylem olduğunu da düşünemedin mi? Sen bana hayatını anlatıp bahanelerini ileri sürerken ben susuyordum ya hani, hiç aklına gelmedi mi ne düşüyordum o anlarda? Sıkılıyordum. Ama seni seviyordum ve bu nedenle dinliyordum.
    İlkin anlattığın her duygu yarasını içimde hissetmek için kendimi kanatıyor, sana daha çok sarılıyordum. Gözünün önünde olanları göremeyecek kadar körleştirmiştin kendini. Geçmişinde takılı olduğun hatıralar sebebiyle aslında sen kendin kadar, beni de yordun; farkında mıydın?

    Her insan bir yanının eksikliğini hisseder. Bu, sadece sana özgü değil. Ben de içimde bir boşluk hissettim çokça; bir “yarım”ı tamamlamak istedim. Gerçeğin kavurucu ateşlerini seninle söndürmek istedim. Yorgun geçen bir gün sonrası sana sarılmak ne paha biçilmezdi. Sadece sevmemiştim seni. Sensiz bir hayatın mümkün olamayacağına kendimi inandırmıştım da. İşte bunu hissederken içimde oluşan “tam”lık hissi… Hiç olmamış kadar güçlü olma hissi… Bir yanılgı olduğunu bana öğreten de sendin.

    Seninle bir “çeyrek”i bile tamamlayamadık, bırak “yarım”ı… Muhabbetimiz saten hep sığdı. Sanki bir şeylerden kaçmak istiyormuş gibiydin. Konuşmak, kaçışlarını zorlaştırıyordu. Bu nedenle sen, hayatında neler olduğu konusunda uzak tuttun kendini benden. Kendimizden bahsetmediğimizde daha çok şeyden konuşuyorduk her zaman. Ve her zaman gözgöze gelmeden konuşuyorduk. Bunları da düşünüyor musun?
    Zor doldurduğumuz o çeyreği ne kadar paylaştık peki? Cevabını veremeyeceksin, biliyorum ama paylaştığımız en belirgin şey yataktı. Beraberliğimize delalet sadece birkaç dakikalık dokunuşlar ve zevk yanılsamaları…
   
    Öfke dolu değilim sana. Sadece daha güçlü hissediyorum artık; bu sefer varlığınla değil, yokluğunla… Bahsettiğin ayrılık konuşmalarında bile her şeyi kendine yontan halin ve “sen daha iyilerine layıksın” yalanı… Emin ol! Kulaklarımda çınlayan bu sözlerin, işte onlar omuzlarımı dik tutmamı sağlayan.

    Oynadığın küçük oyunları göremeyecek kadar aptal değildim. Sadece seni sevmiştim; bana anlattığın tüm aksi yönlerinle… Mükemmel insan yoktur ya hani, işte sevmek aslında bir insanda bulduğun tüm aksilikleri sevimli görmektir bir anda. Ben seni bu gözle gördüm, böyle sevdim.


    Hayatını bir akvaryuma çevirip, kendini onun içine balık misali tıkan sevgilim! O akvaryumu bilsen ne çok kırmaya çabaladım. Kıramadıkça sadece bakmak istedim sana. Bana “Bu düşünceler olmazsa ben yaşayamam,” demiştin ya, korktum o zaman işte; sana bir şey olmasın istemiştim.
    Şimdi şimdi anlıyorum.
    O akvaryum içinde yaşamak istemiyorum. Bu, senin akvaryumun ve ben onun dışına çıkıyorum.

10 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yıla Yakın - 1

    30 seneliktir yeni yıl hüznüm. Evet! “Hüzün” diyorum. Bu kelimeyi bilinçli, ne söylediğinden gayet emin, fakat bu defa hüzünlenmeden söylüyorum. Çünkü yeni yıl heyecanını içimde hissediyorum.

    30 senelik hayatımda, hatırlayabildiğim birkaç anı var sadece beni hüzünlendirmeyen. Soba yanan evlerin çocukları ve onların anne-babalarıyla dolu olan evler… Birbirine misafir olmuş aynı işyeri çalışanları ya da bazen aynı mahalle komşuları… Patlamış mısır tabakları… Avuç avuç yememiz onları… Portakal ve elma kokusu, özellikle portakalın… Meyve bıçakları… Bu ikramların ardından misafirlere sunulan sabunlanmış el bezleri… Tek kanal, TRT… Yılbaşı programları… Yeni yılın son günü, gündüz yayınlanan Noel filmleri… İlkokul dönemi çocukluğum… Bunlar haricinde yeni yıl hüzün yaratırdı bende; ta ki bugüne kadar…

 Bugün alelade bir alış-veriş merkezinde dolaşırken yeni yıl ağacı süsleri gördüm. Şimdiye kadar yanlarından, onlara bakmadan geçerdim bu süslerin. Oysa bu defa onlara uzun uzun baktım ve onları elime aldım. Hep bir yeni yıl ağacım olsun, onu süsleyeyim, ışıklarla donatayım isterdim. Ne annem ne de babam bunu istemez, buna izin vermezlerdi. Geleneksel bir Türk aile yapısında, çocuklarının başka geleneklere özenmesini kendilerince engellemeye çalışırlardı. Oysa ben, yeni yıl zamanı gündüz kuşağında yayınlanan Noel filmlerini büyük bir hevesle izlerdim. Noel Baba’nın gerçek olduğunu ve eğer onun varlığına çocuklar inanmazsa Noel ruhunun oluşmayacağı konularından çok, evlere kurulan o devasa yeni yıl ağaçları dikkatimi çekerdi. Gözüm ne hediyelerde ne de Noel Baba’nın gerçek olup olmadığındaydı. Ben bir yeni yıl ağacım olsun isterdim. O filmlerden birinde bir babanın ailesiyle birlikte en büyük çam ağacını bulmak için ormana gitmeleri macerasının hafızama bu kadar net kazınması, tesadüfi olmamalı bu nedenle. O görüntüden esinlenerek ben de babamın bahçemizdeki herhangi bir ağacı süslemesini isterdim.

    Alış-veriş merkezinde, o yeni yıl ağacı süsleri önünde dururken, onları tek tek seyrederken bunlar geldi aklıma önce. Sonra şimdiye kadar yeni yıl zamanında hep hüzünlü olduğum.

    Hatırladığım bu güzel yeni yıl anılarından sonra beni hüzünlendiren ilk yeni yıl anısı canlandı kafamda. 31 Aralık 1999. Üniversiteyi kazandığım ilk sene. İstanbul’daydım. Bir öğrenci yurdunda sigaraya başladığım ilk gün.

    O gün, bazı arkadaşlarla Taksim’e çıkmıştık. Arkadaşlarım heyecanlıydı. İstanbul’daydık, ailemizden uzaktaydık, istediğimizi yapabilecektik ve en önemlisi milenyumdu. Bu nedenle heyecanları daha fazlaydı. Ben o kadar heyecanlı değildim. Neden heyecanlı olamadığıma bir gerekçe bulamıyor, sadece somurtup duruyordum. Hüzün basıyordu, çünkü o zamandan kısa bir süre öncesinde yaşadığım ve hayatımın bu anına kadar halen içimde depreşip duran o travmayı atlatamamış olsam gerek. Hoş, o zamanlar bir travmada olduğumu bile fark edememiştim. Hayatımdaki bir çok şey gibi artık çoğu şey beni heyecanlandırmıyordu. Bu nedenle yeni yıl konusunda da bir heyecan, istek hissetmiyordum. Arkadaşlarımın iyi olup olmadığım, sorunun ne olduğu sorularına da daha fazla katlanamayacaktım. Hiç kimse yanında somurtan bir insan istemez. Kendi mutluluğuna suskunluğuyla sekte koyan her insana sinir olmaya başlar bir müddet sonra insanlar. İnsanlara böyle bir tatsızlık yaşatmaya hakkım yoktu. Bu nedenle, o gün arkadaşlarımdan ayrıldım.

    Kaldığım öğrenci yurdunun kantininde ilk sigaramı yaktım. Bu nedenle sigaraya başladığım tarihi net hatırlayabiliyorum. Neredeyse boş olan kantindeki televizyondan milenyum röportajları yayınlanıyordu. İnsanlar, yapay bir eğlence içinde gibiydiler. Ya da ben öyle algılıyordum. Bir hayal kırıklığı, ardından gelen yoğun bir suçluluk duygusu… O gece sadece sigarayla değil, bir şeyleri sürekli olarak yanlış yaptığım duygusuyla da tanışmış oldum. Oturduğum yerden kalktım, valizimi hazırladım ve ailemin yanına gitmek için yola çıktım. O yıl başını bir otobüste, sadece beş kişiyle karşıladım.

    Otobüs ıssız gece içerisinde ilerliyordu. Şoförün hemen arkasında bir karı koca oturuyordu. Kadın çarşaflıydı ve sanırım yakınlarından birini kaybetmişti, ağlıyordu. Sonra ben vardım o otobüste. Ve otobüs mürettebatı. TRT radyosu açıktı. Spiker son derece düz bir şekilde, herhangi bir duygu yoğunluğu katmadan sesine, “Tüm dinleyicilerimizin yeni yılını kutlarım.” demişti. Sadece bunu söylemiş ve fazladan herhangi bir cümle kurmamıştı. Bu cümlenin ardından bir şarkı çalmaya başlamıştı. Şoför, “Herkesin yeni yılı kutlu olsun inşallah.” demişti. Arkasındaki çarşaflı kadın “Amin.” demişti sadece.

    İşte bu anıdaki yalnızlık ve sadelik, hayatımın her döneminde geri tepip durdu. Şimdiye kadar geçirdiğim her yeni yılın kaderini tayin eden bir çizgi gibi hayatımda yer etti. Oysa şimdi bu anıyı yok etme niyetindeyim.

    Alış-veriş merkezinde, önünde durduğum süslerden bir kaç tanesini seçmek istedim. Yeni yıl ağacı süslerinden iki adet geyik biblosu aldım elime. Beni tüm o kötü düşüncelerden arındırması, bugünün bir dönüm noktası olduğunu hatırlatması için onları gözümün görebildiği en iyi yere asacaktım. O Noel geyikleri dışında bir de iki adet kardanadam süsü seçtim. Birini sevdiğim birine vermeyi düşündüm. Ve bir şamdan aldım. Alış-veriş merkezinden çıktım.

    Eve gelir gelmez ilk işimdi onları asmak. İki Noel geyiğini duvara astığımda gülümsüyordum. İki kardanadam süsünü kutusundan çıkardığımda sevimlilikleri gülümsetmemi artırdı ve sevgi dolu bir kahkaha savurdum evin içine. Yeni yılan yakın bugünde tüm kötü anılarımdan azad ettim kendimi. Yeni yıl heyecanını hisseden çocuğu içimde hissettim ve sevmediğim o çocuk beni sevmek istedim. Ona sarılmak istedim. O çocuğun heyecanını yaşatmanın, böyle mümkün olabileceğini sezdim. Kendimi sevdim.

*Yeni yıla ilişkin anılar bir dolu. Yazacağım daha da.

9 Aralık 2010 Perşembe

Defter Kokusu

    Şimdiye kadar birçok defterim oldu. Her birini kokladım; ilk alındıklarından tükenmelerine kadar. Her kullanılışta daha fazla artıyordu kokuları. Ve kokuları, işleyen kalemle daha bir güzelleşiyor, daha bir yaşanmışlık kazanıyordu.

    İlkokuldayken, kompozisyon dersinde öğrenmiştim günlük tutulmasını. Öğretmenimiz, bazı edebiyat adamlarının tuttukları günlüklerden örnekler okumuştu. Etkilenmiştim.

    O yaşımdayken bile içimde büyük bir boşluk olduğunu hissederdim ama onu bir boşluk olarak adlandırmazdım. Öğretmenimizin okuduğu o yazıyla ben, o soğuk kış gününde bahar mevsimindeydim. Selvi ağaçları arasında koşturuyor, çıtlık ağaçlarının tepesinden bulutları izliyordum adeta. Her kelimeyi özenle dinlemiştim. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Cahit Sıtkı Tarancı’dan ve Tomris Uyar’dan dinlediğim o üç günce sonrası, okul çıkışı, koştura koştura kırtasiyeye gitmiş ve kendime bir defter seçmiştim. İlk günlüğüm, küçük ve sade bir not defteriydi.

    O not defterine baktıkça, öğretmenimizin okuduğu kelimeler canlanırdı kafamda. Ve ben de o zevkle yazmaya koyulurdum. Yazamazdım. Onlar gibi cümleler kuramazdım. 9 yaşındaydım ve onlar gibi yazabilmek isterdim. Yazdıklarım sadece o gün kaçta kalktığım, ne yaptığım, kaçta yemek yediğim ve kaçta uyuduğum gibi önemsiz ayrıntılardı. Sanki günlük değil, hayatımdan geçen her günün bir tarihini tutar gibiydim.

    Birgün, nasıl olduğunu hatırlamıyorum, öğretmenimiz fark etmiş benim günlük tuttuğumu. Okumak istediğini söyledi. O küçük ve sade not defterimi öğretmenime uzatmıştım. Masasının başında durmuş, not defterinin sayfaları arasında gezinen gözlerine bakıyordum. Suratında bir ışık arıyordum. Beğenmesini istiyordum. Bana baktı, gülümsedi:
    “Türkerciğim. Sınıfta okuduğum yazarları ve onların anlattıklarını hatırlıyor musun? İşte o yazarlar da böyle böyle başlamışlardır belki yazmaya. Yaz. Yazdıkça ayrıntıları iyi göreceksin.”

   Ve nitekim öyle oldu. “Bu sabah saat 07.00’de uyandım. Okula gittim…” yazarken, başka bir sefer “Bu sabah 07.00’de uyandım. Kahvaltı ettim. Okula gittim. Ders dinledim…” yazmışım. Bir sonrakinde ise “Bu sabah 07.00’de uyandım, her zamanki gibi. Kahvaltı ettim. Annem bu sabah kahvaltıda omlet yaptı. Okula gittim. Ders dinledim. Fen derslerini sevmiyorum…” yazmışım. İşte kelimelerle ilişkim böyle başladı, defter sayesinde. Ve defter kokuları, o ilişkide beni en sadık sevgili kıldı. Sevgiliyi koklar gibi kokladım onları. Sevgiliyi okşar gibi yazdım. Kelimelerimi çoğalttım.

    Birçok defterim oldu. Birçok deftere hayatımı anlattım. İnsanlar beni bir kapalı kutu olarak gördüler ama ben içimdekileri sadece defterlerime anlattım. Şimdi açıyorum o defterleri. Bu sebeple, işte huzurlarınızdayım.

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Tren Garı ve Şehir Hafızası

    Çok üzgünüm. Terk ettiğim İstanbul’da önemli bir tarih, Haydarpaşa Tren Garı yanıyor, yandı. 
    Çok değil, dört ay evvel vazgeçtim İstanbul’dan. “Bu şehrin bende, hayatımda yeri yok artık.” diyerek rotamı İzmir’e çevirmiştim. Bunu yaparken kendimden gayet emindim ve bir bağımlılığı bırakmanın verdiği bir memnuniyet duyuyordum. Hayatımda on bir önemli seneye sahip İstanbul’u kaçarcasına terk etmiştim. Hiçbir şeyini, hiçbir sokağını, hiçbir olanağını aramıyor, istemiyordum artık. Tek istediğim, İstanbul anılarımdan biraz olsun uzaklaşmak, sevdiğim o şehri kötü anılarla değil, güzellikleriyle anmak, bende bıraktığı tüm aksi düşünceleri, bir müddet dinlenerek içimde damıtmaktı.
    Haydarpaşa Garı yandı. Televizyonda görünce, büyük bir baca gibi tüten o görüntülere inanamadım. Belki kıyaslamak doğru olmayabilir ama bende yarattığı his, Amerika’da, 11 Eylül saldırılarında, o İkiz Kulelerin dibinde duran ve onun yanışını, yıkılışını an be an izleyen insanların yaşadığı duygulardı; kısaca şok.


    Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsünden çıkıp, yol boyunca Kadıköy’e yürürken, o köprüden geçerken bakmadan geçilmeyen bir yerdi Haydarpaşa Garı. En son İstanbul’a geldiğimde de şöyle bir bakmış, hayranlık duymuş ve o şehri terk etme duygusu ilk defa bir sızı yaratmıştı içimde: “Artık bu manzarayı çok sık göremeyeceğim.” diye geçirmiştim içimden. Televizyonda o büyük yangını izlerken, birçok düşünce hızlıca geçti aklımdan. Fakat bazıları daha çok sızlattı içimi.

    
    Yanılmıyorsam 2000 yılıydı, hangi ay olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım mevsimin geçiş dönemleriydi, sonbahar geliyordu. Bir arkadaşımı karşılamak için Haydarpaşa Gar’ında bekliyordum. Hatırlıyorum, Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerler ve Sümer Tabletleri konusunda yazmış olduğu bir kitap okuyordum. Kitap, ince bir kitaptı. Üzerimde sarı-siyah kareli bir gömlek vardı. İçine bir tişört giymiş, gömleğin önünü iliklememiştim. Her ayrıntıyı en ince özelliklerine kadar anımsıyorum.
    Kitabımı okuyordum. Yanımda oturan kadın sigara içiyordu. O zaman kapalı mekânda sigara yasağı yoktu henüz, malumunuz. Ben de bir sigara yaktım. Bir müddet sonra yanımda oturan kadın bana doğru hafif eğildi ve biraz mahcup “Sakıncası yoksa sigaranızdan bir tane rica edebilir miyim?” diye sordu. Sigarası bitmiş. Ona sigaramdan uzatmış ve sigarasını yakmıştım. Böyle bir bağlantıyla sohbetimiz de başladı.
    “Üniversite öğrencisi misiniz?”
    “Evet, hukuk okuyorum.”
    “Maşallah. Benim de bir kızım var. Henüz daha ortaokulda. Onu bekliyorum. Adapazarı’ndan, annemin yanından gelecek.”
    “Ben de bir arkadaşımı bekliyorum.”
    Arada neler konuşuldu pek hatırlamıyorum. Muhtemelen biraz sohbet ettik, sohbet hiç kesilmemişti çünkü. Derken kadın, okuduğum bölümün güzelliğinden ve zorluğundan bahsetti. Benim için sorun yoktu. Okuduğum bölümden ve okuldan haliyle memnundum.
    “Zor değil mi?” demişti.
    “Göze alan için zor yoktur.” demiştim.
    “Kızım, bu sene burslu olarak Darülaceze İlköğretim Okulu’na kabul edildi. O da başarılı bir çocuk. Umarım bu başarısını devam ettirir ve güzel bir meslek sahibi olur. Hukuk okumasını isterdim.” dedi.
    “Hayırlısı olsun. Umarım dilediğiniz şekilde başarıya sahip olur kızınız.” demiştim.
    Konuşmanın sonraki bölümlerinde kadın, kızının okul hayatından ve okuldaki arkadaşlık ilişkilerinden bahsetti. Bu sohbet esnasında benimle sakin sakin konuşan o mantıklı kadın kayboldu ve kızının okul ve arkadaşlık ilişkilerinden bahsederken kabalaşan, enayi olmamak için direnen ve bunu kızına da direten bir kadın peydahlandı karşımda.
    Konuşma devam ederken sigara içmeye devam ediyordum. Kadın üçüncü sigarasını da rica eti ve hırsla anlatmaya başladı:
    “Benim kızı okulda başka bir kızın yanına oturtmuşlar. Öğretmen, onları ödev arkadaşı yapmış. Benim kızım çok akıllıdır. Zaten okula da dereceyle girdi ve burs kazandı; öyle okuyor. Neyse! Öğretmen, bunları ödev arkadaşı yapmış. Yani ödevlerini beraber yapacaklar ve bunu yaparken de birbirlerine yardımcı olacaklarmış. Benim kızımın ödev arkadaşı derslerde iyi değilmiş. Kızım bunu bana söyleyince çok sinirlendim. Benim kızım layıkıyla okuyacak, derslerini çalışacak, hiçbir şey anlamayan bir kız ona engel olacak! Olmaz! Hemen kızıma öğretmenine söyle, o kızın yanından seni kaldırsın, sen başka ödev arkadaşı seç dedim. Ee, yalan mı oğlum! O kız benim kızımın eğitimini engelleyecek. Kızım kendi ödevleri yetmezmiş gibi bir de o kızın ödevlerini yapacak. Olmaz! Benim kızım enayi mi? Kızıma dedim ki, gözünü dört aç. Senin başarına engel olmalarına izin verme. Sen dersini çalış, bildiğini çok paylaşma. En başarılı sen ol. Haksız mıyım oğlum? Kendini kullandırtmasın kimseye!”
    Şaşırmıştım. Haset dolu bu kadını anlayamamış, bir şey de diyememiştim. Bu esnada, kadının beklediği tren gelmişti. Kadın bana iyi günler dileyerek ve sohbet ve sigaralar için teşekkür ederek kalkmış, kızını karşılamaya gitmişti. Kadın gittikten sonra sadece içimden cık cıklayarak kafamı sallamış, konu hakkında çok fazla düşünmek istememiştim. Kitabımı okumaya devam etmiştim.
    Bir müddet sonra ben kitabımı okurken bir kadın sesi duydum. Az önce yanımda oturan kadındı. Kızını karşılamış, elinden tutarak yanımdan geçiyorlardı. Kızına;
    “Bak işte bu abi gibi okuyacaksın!” demişti.
    Şaşırmıştım. Kızı hiçbir şey anlamamıştı muhtemelen. Bana öylesine bakıyordu. Sadece bir ara elimdeki kitaba bakmış ve “Zaten ben de kitap okuyorum anne.” demişti. Denize açılan kapıdan vapura doğru yürümüşlerdi.
   
    Evet, belki de çok da önemli bir anı değildi bu. Ama bilmez misiniz ki kaybolan her çer çöp bir anda hayatınızda nasıl bir öneme sahip olur. İşte o kadın ve kızı hep aklımda kalmıştı ama hayatımdaki yerlerini seçememiştim. O kadın ve kızı, garip bir şekilde kafamın içine sıkışmıştılar ve bir yazının konusu olamıyorlardı. İşte böyle bir anıya bürünmeleri gerekiyormuş, bu anıyla hayatımdalarmış ve bana olayın geçtiği mekânı vurgulayacaklarmış meğerse.

    Daha çok anı var Haydarpaşa Gar’ıyla ilgili, hepimizin. En önemsiz anılar bir anda ne kadar anlamlı oldu, değil mi sizin için? Yüreğiniz bir an olsun sıkıldı, değil mi? Neden? Tek yönlü bir düşünceyle baktığınızda yanan sadece büyük bir binaydı ve can kaybı da yoktu. Peki o zaman siz, ben neden sıkıldık, üzüldük? Çünkü o tarihi bina, hepimizin hafızasındaydı.

    Şehir hafızası denen bir kavram vardır. Bu kavramı ilk defa, mimar olan sevgilimden duymuştum. Taksim’de dolaşıyorduk. Yapıları onun gözünden inceliyorduk. O konuştukça mimarinin ve estetiğin ne kadar önemli bir şey olduğunu kavramıştım. Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması gündemdeydi o zamanlar. İşte o zaman sevgilim bana;
    “Atatürk Kültür Merkezi yıkılmamalı. Sadece önemli ve güzel bir bina olduğu için değil. Şehir hafızası açısından…” demişti. “Çünkü yapılar, insanların hafızasında yer eder ve hafızalarına kazınır. İnsanlar o yapıya bakmasalar da o yapının orada olması, var olması bilinçaltlarında bir memnuniyet yaratır. Sürekli değişen ya da insanlar için önemli olan yapıların yıkılmasının insanlarda depresyona yol açtığı ortaya çıkmış. Yani, şehir hafızasıyla çok oynamak ya da o hafızayı yıkmak, insanlarda farkında olmadan depresyon yaratır. Çünkü insan, tanıdığı ve bildiği, yani alışmış olduğu yerde kendini güvende hisseder. Bu nedenle Atatürk Kültür Merkezi yıkılmamalıdır.” demişti.
    O zaman anlamıştım. Evden işe gitmek için çıktığımda yürürken hiçbir şekilde çevreme bakmıyordum. Hangi binanın yanından geçmek gerektiğine, hangi yoldan yürümem gerektiğine dikkat etmiyor, tabelalara bakarak yönümü bulma ihtiyacı hissetmiyordum. Çünkü gündelik hayatımın bir parçası olan işe gitme duygusu, benim hafızama kazınmıştı. Yolda hayaller kurarak rahatlıkla yürüyebiliyor ve işime ulaşabiliyordum. İşte bu şehir hafızasıydı. Yaşadığım şehri ezberlemiş ve düşünmeye gerek kalmadan hayatımı rahatlıkla sürdürebiliyordum. Ayrıntısına dikkat etmediğim binalar ve metro istasyonu hafızama kazınmıştı ve ben kendimi güvende hissederek o şehirde dolaşabiliyordum.
    
    İşte! Haydarpaşa Tren Garı’nın yanmasıyla, insanların şehir hafızasında bir boşluk oluştu. Yeni bir şey, bilinmeyen bir şey, kendilerini güvende hissettirmeyecek bir şey… İşte, biz aslında bu sebeple üzgünüz. Şehir hafızamız değişti. Önemli bir kültür mirası, büyük bir tarihi yapı işlevselliğinde sekteye uğradı/uğratıldı. Ve biz mutlu ya da mutsuz bir hayatı yaşarken bize olanaklarını sunan o yapının önemini düşünmeden hayatımıza devam ediyor, kâh karşımıza alarak çay içiyor, kâh bizi bir yerler kavuşturmasını, bizi yolculuğa çıkarmasını istiyorduk. Gündelik hayatta fark etmediğimiz bu bina birden ne kadar önemli oldu, değil mi? Eksikliğini hissedince ne kadar sevilesi oldu, değil mi?
    Şehir hafızasıdır ki, insanların ortak anılarından ve hafızalarından oluşur. Haydarpaşa Tren Garı’yla birlikte hepimizin hafızası yandı. Yüreğimizdeki sıkıntı bundandır. Bu, basit bir yangın değildir.






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...