Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Kasım 2011 Perşembe

Hamileymiş!

    Ne zamandır görüşmüyorduk. Buluşur buluşmaz, o alışılagelmiş gerginliğinin yok olduğunu fark ettim. Rahatlamış gibiydi sanki ve gülümsemesinden, onu sevindiren, rahatlatan şey ne ise sanki birazdan ben de onu duyacakmışım izlenimine kapıldım. Duydum da…
    Anlatmaya başladı.
  
  “Uzun süredir adet görmüyordum. Yaşım da hayli olunca menapoz zamanı geldi dedim içimden. Doktora gittim. Doktor, duymaya hazır olduğum cevabı vermedi bana, bir de kadın doğum uzmanımıza danışsanız iyi olur, demekle yetindi. Kadın doğum uzmanına gittiğimde biraz heyecanlanmış ve cevabı az çok tahmin etmiştim.”
    İşte tam burada sustu ve ona bir şey sormamı ya da bir şey söylememi bekledi. Ne bir şey sordum, ne de bir şey söyledim.
    “Rahmimde gebelik kesesi oluşmuş! … Hamileyim!”
    
    Sustum. Yüzümde bir gülümseme belirdi ama. Ama sonra o gülümseme canımı acıttı.

    “Anladım ki, sen ne plan yaparsan yap, hayatın hep başka bir planı var.” dedi sonra.
    “Evet,” dedim, “Öyle.”
    “Oğlumuza bir kardeş geliyor.”
    "......"
    Gülümsüyordu hala. Bense, o yapay gülümsememle karşısında içimin acısını örtelemeye çalışıyordum.
    Eski karımdı. Bir başkasından hamile, oğlumuza bir kardeşe gebe, eski karım.
    Sustum. Acımı anladı.
    

9 Mart 2011 Çarşamba

Ben Harikalar Diyarı'ndan Lale. Kafama Kurşun Sıktım, Lanet Olsun!

    Sigarayı severim. Arkadaşlarım çok içtiğimi söyleseler de içerim, bırakamam; kendime yakıştırırım. Öyle film aktrislerine özenmişliğim de yoktur. İçerim çünkü çok konuşmam. İnsanlar arasında konuşmadan oturmaktansa yine konuşmadan sessiz ve kendimle yapabileceğim tek harekettir bu. O nedenle bu konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok; severim işte...

    Ben Harikalar Diyarı'ndan Lale. Şimdi hemencecik öyle şu Harikalar Diyarı'nı Alice kaltağının aptal bir tavşanı izlerken girdiği delikten düşüp de kendini bulduğu o abidik gubidik saçma sapan yer sanmayın. Harikalar Diyarı, sürekli takıldığım barın adıdır.
    İş çıkışı eve gitmemek için inat eden tiplerdenim. Buraya gelmeden, iki içki içmeden benim randımanım düzgün çalışmıyor bebeğim. Gene geldim işte bu lanet yere ve yine aynı lanet yere oturdum; barda ayna karşısında bir sandalye tepesinde ağzımdaki sigaradan çıkan dumanların ardından buğulu gözlerime, kendime bakıyorum. Şu barmen Recai anlayışlı çocuktur aslında, anlatsam dinler ama şimdiye kadar çok şey de anlatmadım ya, yine anlatmaya lüzum yok. Aynadan gözlerime bakıp konuşuyorum ben. Dertliyim bu gece, gözlerime anlatacağım ben.
    Lanet olsun, âşık oldum. Ne güzel sevişiyorduk. Hani öyle sıkıcı tiplerden de değildi. Sevişirdik, giderdi. Ya da bazen ben giderdim, o kalırdı. Bu durumda anlayacağınız üzere bazen o bana gelirdi, bazense ben ona giderdim. Yani işte... Aman! Sıkıldım!
    Yok yok! Ne kadar gözlerimi kaçırsam da kendimden içimden konuşmalar devam ediyor. O nedenle bebeğim, en iyisi fazla drama yapmaya gerek yok. Olduğu gibi anlatayım.
    34 yaşında bir kadınım ve erkeklerle flört dönemlerim lisede kaldı bebeğim. Üniversitede bile erkek arkadaşlarımdan kaçtım. Sıkıldım canım ya, ben gelemem öyle bir erkeğin romantik hallerine. Zaten ben de romantik momantik falan değilimdir; zorlasam da olamam. Ben konuşmam bebeğim, ya da gerektiğince konuşurum. İşim de buna müsait. Tek yapmam gereken sistem yenileme. Yaptığım tek şey, kodlar ve bir sistemin onarımı. Kısaca, aletin başında durup olanı biteni izlemek. Ben lisedeyken karar verdim Bilgisayar Mühendisi olmaya. Neyse! Şimdi kalkıp burada kariyer öykümü anlatacak değilim. Zaten çok salakça bir şey, inanın.
    Bir süredir spor salonundan tanıdığım bir adamla seks muhabbetindeydim. Muhabbet derken de anlamışsınızdır, öyle seks konuşmuyorduk bebeğim, bir fiil icrasındaydık. İşte bu aganigi durumları devam ederken adam bana "Karımdan ayrılıyorum," dedi. Ay, biliyor musunuz bu ne feci bir durumdur. Yani adamın karısından ayrılması ve ayrılığın bu zorlu süreci değil, adamın bunu bana söylemesini ve benim içine düştüğüm durumdan bahsediyorum. Bunu bana söylediğinde üçüncü orgazmı yaşamıştık, yatakta öylece uzanıyorduk. Ben tavandaki abajurun kristallerini sayıyordum; bir tanesi eksikti. Tam bu esnada birden söyleyiverdi. Zaten konuşmuyordum, bu sefer nefesimin sesini de duyamadım; öylece kalakaldım. Şimdi ne denir bu adama? "Ah canım! Çok üzüldüm," desem olmaz; "Aa! Neden?" diye sorsam yakışık almaz, sonuçta adam karısını benle aldatıyor, hiçbir şey demedim. Bunun üzerine tekrar beni öpmeye çalıştı ama ben hemen yataktan kalktım ve duşa girdim. Arkama bakmadım ama eminim ne olduğunu anlamamış bir halde bana bakmıştır.
    Ne mi oldu? Lanet olsun adama âşık oldum. Hem de o lafı söyledikten sonra. Ah şu hormonlar! Evli erkekler kadınlara çekici gelir denir, ben karısından ayrılmaya karar veren bir erkeğe, tam o sahipsiz kalacağı anda âşık oldum, iyi mi? Lanet olsun! Neden oldu bu? Şimdiye kadar ne güzel sevişiyorduk. Seksini sevsem de bu memnuniyet hiçbir şekilde ona seks dışında bir ilgim olduğu anlamına gelmiyordu. Ya da ben mi öyle sanıyordum? Aslında evet, bir kaç defa onunla evli olan ben olsaydım ne olurdu diye düşünmüşlüğüm vardır. Ama öyle çok ayrıntısına girmedim bu düşüncenin. Onunla evli olsaydım ve beni aldatsaydı, beni aldattığı kadın da şuan evli olduğu kadın olsaydı düşüncesine gelince düşünmeyi bırakıveriyordum. Of! Lanet olsun tekrar. Düşünmek istemiyorum artık.
    Onun evindeydim. Duş alırken en salakça şeyi yaptım ve onun duş jeliyle yıkandım. Şimdi bile koku geliyor burnuma. Ay hiç böyle romans hallerine gelemem, neden yaptım ki bunu? Neden böyle hissediyorum ben? Lanet olsun!

    - "Lale Hanım, bir tane daha?"
    - "Doldur Reco. Bu sefer alkolü fazla olsun."

3 Mart 2011 Perşembe

Takip, Anılarda...

    Bugünün kerameti nedir diye güne başladım. Senden kendime çok iz aradım da bulduğum izlerde bile sadece anıların vardı, sen yoktun.
    Gün çabucak geçmişti. Tüm günüm dışarıda geçmişti. Yapılması gereken işler ve bir sürü prosedürden sonra kendimi deniz kenarında, kalkmak üzere olan bir vapura bakarken buldum. Biliyor musun, ben bu şehre yerleştiğimden beridir vapura binmedim. Oysa severim vapurları. İhtiyacım olmadı belki de. Neyse! Konu bu değil.
    Kalkmak üzere olan vapura bakarken birkaç sigara içtim. Vapur kalktı. Öyle iskele önünde bekleyip de el sallayan insanlar falan yoktu. Böyle bir kurgu yaparak da bu yazıya gereğinden fazla bayık bir romantizm de katmayacağım ama asıl romantizmin en manyak halini, vapur iskelesinden ayrılıp da bankadan para çekerken yaşadım.
    Bankadan para çekmiş ve paraları cüzdanıma yerleştiriyordum. Kafamı sağa çevirmemle o kalabalık arasından çok tanıdık bir yüz gördüm. Yanımdan geçip de gidene kadar ona baktım, kafam onun hareketi doğrultusunda omuzlarım üzerinde döndü. Ve ben ondan aksi yönde ilerlerken o yüzün kim olduğu, aslında kim olabileceği ihtimali bir anda canlandı kafamda. Babandı; sanırım... Her türlü ihtimali göze aldım ve yürüdüğüm yönü bırakıp, o yüzü takip etmeye başladım.
    Önümde yürüyen adamı kaybetmemek için onunla aramda bir mesafe korumaya çalışarak yürüdüm peşinden. Baban mıydı sahiden, bilemiyordum. Hemen bir tahmin yürüttüm inceden. Eğer bu senin baban idiyse, mutlaka evine gidecekti. Evine doğru bir yola girdiğinde anlayabilirdim onun baban olduğunu. Ve eğer gerçekten babansa ve evine kadar onu takip edeceksem, varacağım yer benim için çok zor olacaktı. O evde seninle geçirdiğim her anı, senin bana bıraktığın her yaşanmışlık kafamda bir resmi geçide başlayacaktı.
    Yürüdüm. Peşinden, anıların peşinden yürüdüm. Yaptığım bu çılgınca şeyi kesmek istememe rağmen, aklıma söz geçiremeden yürüdüm.
    Biliyor musun, baban yürürken ana caddelerden dolaşmak yerine ara sokaklara dalıp da yürüyenlerden. Sen de geniş meydanlara sahip olan bu şehirde beni o meydanlardan birinde tek başıma bırakıp da kendi çocukça mazeretlerinin ara sokaklarına girmedin mi? İşte, babanı izlerken senden bulduğum bir anı; bana bıraktığın bir anı.
    Baban önümde yürüyordu. Yürürken çevresine çok sık bakıyordu. Bir an onu takip ettiğimi fark edecek diye çok korktum. Bunu fark edecek ve bana neden onu takip ettiğimi soracak diye yüreğim ağzıma geldi.
    Babanı izlerken onun yürüyüş temposundan, vücut salınımlarından sevişme ritmimize aktım ben. Bana dokunduğunda vücudumda uyanan her hisle daha çok sana gelirdi beden... Bedenim... Kendim...
    Baban ne hızlı yürüyor. Bunu fark ettiğimde seninle deniz kenarında yaptığımız bir yürüyüşte bana "Hızlı yürümen güzel. Seninle her şeyimiz uyum içinde," demen aklıma geldi.
    Ara sokaklardan yürürken baban bir işportacının önünde durdu çok kısa birkaç saniye, sonra yürümeye devam etti. O işportacının önünden geçerken ben de durdum ve ne satılıyor baktım. Çocuklar için bir sürü yap-boz vardı, renkli renkli. En başta bir küçük kız ve küçük çocuğun çimenlerde oturmuş resmi vardı. Kız, elinde bir demet çiçek tutuyordu. Biliyor musun? O resim içimi sızlattı.
    Şimdi baban karşıdan karşıya geçecek. Tam o kaldırım kenarına varıp da karşıya geçmeye başlarken yayalar için kırmızı ışık yandı. Ona yetişmek için koştum ve kendimi hemen yola attım, arabalar henüz hızlanmamıştı ama harekete geçmişlerdi. Bir korna sesi yükseldi ama bana mıydı, bakmadım. O korna sesine baban kafasını çevirdi. Tam arkasındaydım ve beni fark etmesin diye sanki telefonla konuşuyor muşum gibi yaptım.

    Evet, kesinlikle babandı bu adam. Evine çok yakındık. Attığı her adım evine doğruydu. Bir ara baban bir arkadaşını gördü yolda. Ne yapacağımı bilemedim o an. Yanından yürüdüm, geçtim. Biraz ilerleyince onu görebileceğim bir mesafeden arkadaşıyla konuşan babanı izlemeye başladım. Bir sigara içimlik bir zamandan sonra baban arkadaşıyla vedalaştı ve yürümeye başladı. Yanımdan geçerken tekrar, bana baktı göz ucuyla ama ben yine telefonla konuşuyormuşum gibi yapıp onun biraz uzaklaşmasını bekledim. Ve tekrar... Onu takip etmeye başladım.
    Bu takip esnasında böyle hastalıklı bağımlılıkları çok geçmişte bıraktığımı sanırdım. Ama aşk işte... İnsana hiç tahmin edemeyeceği ne çok şey yaptırıyor.
    Evinin sokağına gelmiştik. Baban tam önümdeydi. Hemen karşı kaldırıma geçtim. Aramızdan arabalar akıp gitmekteydi. Evinin sokağında, baban bir kaldırımda, ben diğer kaldırımda... O kaldırımdan uğurlamıştım seni, kendimce... Neyse!
    Tam evine yakın bir yerde, babanın eve girdiğini görebileceğim kadar bir mesafede takibi bıraktım. Bir duvara dayandım ve bir sigara yaktım. Sırtımı dayadığım duvar sarmaşıklarla kaplıymış, kendimi duvara bırakınca anladım. Baban yürüdü, evine girdi. Ben öylece, o duvara dayanmış halde kalakaldım. Aklımdan ne çok şey geçti, ne çok anı; iç acıtan...
    Gidemedim. Sanki ayağım bağlanmış gibi... Gerisi yok, gidemedim...
    Sahi, sen gittin ya, mutlu musun orada?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Sence Ne Yapsam?

    Onu biraz dışarı çıkarmak istedim. Zaten o da benden bunu isteyecekmiş.
    Söylemek istediklerini açıkça söylemeyen, bir şey söylemek istediğini gözleriyle belli eden erkeklerdendir Soysal. Anlaşılmak ister o, kendini anlatmak istemez.
    “Bir kahve için buluşalım,” dedi, “Sohbet ederiz, ayrı kaldık bir müddet.” Telefondaki sesinden anlamıştım bu defa bir şey anlatmak isteyeceğini. Muhtemelen ben yine havadan sudan konuşacağım, o beni dinleyip kendi içindeki kargaşayı yatıştırdığında anlatmaya başlayacaktı.

    Buluşmaya gitmeden önce masamın üzerindeki evrakları topladım. Topladım dedimse de, hepsini özensizce üst üste koyup bir kütle halinde kitaplıktaki bir rafa koyuverdim. Daha zamanım vardı aslında ama şu kahve için buluşmayı kendime bir bahane ederek çıktım hemen ofisten. Aslında hiç sevmem ben kahve içmeyi. Fakat kahve işte, çeşitli anlamlar yüklemişiz.         
    Dışarıda hafif bir yağmur vardı. Ofise dönüp şemsiye alabilirdim. İstemedim. Biraz olsun ıslanmak belki daha iyi hissettirirdi beni. Severdim böyle ıslak ıslak sinsi yağmurları. Böyle hafif yağmurlar altında yürürken omuzlarımdaki yağmur damlası izlerine bakmak bana huzur verir. Yağmurla gelen bu ıslak kokuyu, nemi, ıslandıkça saçlarımdan dağılan şampuan kokusunu severim; ballı ve baharatlı…
    Yağmur yağarken insanlar başları önlerine eğik, koşar adım yürürler, fark eder misiniz? Oysa ben yağmur yağmasa da öyle yürürüm. Yani hep başım önde, ayakkabılarımın ucundaki çamur izlerine bakarak... Ve bunu fark ettiğimdeyse annemin alaycı “Yerde bir şey mi arıyorsun? Ne kaybettin?” sözünü hatırlarım. Daha sonra dik durmaya çalışırım ve etrafıma bakarak yürümeye zorlarım kendimi ama yine yere bakarak yürürken yakalayıveririm kendimi. Bu nedenle ben, gezi seyahatlerinin en işe yaramaz üyesiyimdir. Gezi arkadaşımın “Ne güzel yerler buraları,” demesiyle kafamı yerden kaldırır ve şöyle bir bakıveririm etrafıma. Gördüğüm şeye şaşırmamak, daha güzelini görmüş olmamdan değil, ilgimin olmamasından kaynaklanır. O gezilerdeki kayıp elemanımdır; en etkisizinden...

    Buluşma yerimize vardığımda oturacak bir yer aradım ilkin. Kahveyi sevmiyorum, bari bu yağmura rağmen sigara içmeme karışmasa. O nedenle dışarıda bir yerler bakınıyorum. Derken telefonum çalıyor. Arayan o. "Dışarıda ne aranıyorsun? İçeri gel." Tüh! Meğer benden önce gelmiş.
    İki selam, hal hatır sormadan sonra ben, her zaman olduğu gibi havadan sudan konuştum. Konuşmalarıma oldukça mizah kattım ve onu güldürdüm. Tahminen bir saate yakın sadece ben konuşmuşumdur. Öyle olur hep çünkü. Yıllar boyunca arkadaşlık ilişkimizde ben şımarık kardeş, o dengeyi kuran otoriter abi gibidir. Aslında evet, bir abim olsaydı, onun Soysal olmasını isterdim. Çünkü ben abi olmayı beceremeyen, aksine kardeşinin ablalık yaptığı yaramaz çocuk gibiyim.

   Epey iyiyce saçmalayıp güldükten sonra bir sessizlik oldu. Asıl konuya gelme zamanı. Şimdi onun anlatma zamanı.


    "Ya Türker. Ben evden ayrıldım. Selin'le biz artık anlaşamıyoruz, zaten biliyorsundur. Ben artık onunla aynı evde olmaya dayanamıyorum. Çok saçma korkular edindi. Mesela, yatarken yatak odasının kapısını kilitleyerek uyuyor. Hırsız girmesin diyeymiş. Daha önce hırsızlık olayı gibi bir şey de başına gelmemiş. Yersiz korkular. Biraz rahatlayalım diye geçen yaz hep beraber Foça'ya tatile gittik, sen de geldin, biliyorsun. Hatırlıyor musun, orada neler yapmıştı? En temiz koya millet balıklama dalarken Selin girmem de girmem diye inat etmişti. Neymiş, balıklar onu ısıracakmış. Sonra araba hikayesini de hatırlarsın. Araba kullanamazmış, çünkü zamanında falcı bir kadın ona, "Bana bak, sakın araba kullanma. Araba kullanırsan sen feci kaza yapacaksın." demiş. Artık bazı davranışlarına akıl sır erdiremiyorum Türker ben. 
    En son, annesine bir şey olacak korkusu başladı. Tuttu ısrar üstüne ısrarla Eskişehir'den getirtti kayınvalideyi. Kadın da anladı bir durum olduğunu. Konuştuk annesiyle. Psikolojisinin iyi olmadığından şüphelendiğimi söyledim. Kadın ilk önce biraz bana kızdı, kabul edemedi söylediklerimi. Fakat bizde kaldığı o müddet boyunca o da anladı kızında garip bir şeyler olduğunu. Ne dedi, biliyor musun? "Sen bizim kıza ne yaptın?" Gülsem mi, ağlasam mı bilemedim. 
    Onu bir doktora götürdüm. Zor ikna ettim de götürdüm. Doktorun odasında avazı çıktığı kadar bağırmaz mı! Resmen rezil olduk hastaneye. Büyük olasılıkla şizofreni olabileceğini söyledi doktor. Ama korkularının üzerine gitmek gerekiyormuş ilkin. Tedaviyi kabul etse bizim hatun, anlayacağız ne olduğunu ama sakin durmuyor ki."

    Şaşırdığımı söyledim.

    "Haklısın. Aramızda bazı sorunlar olduğunu biliyordunuz zaten ama küçük anlaşamamazlıklar vardı sanıyordunuz, değil mi? Yok değildi dostum. İşte olay tamtamına buydu. Artık bir karı-koca gibi değiliz. Bu sebepler yüzünden her şey bitti; yatak bitti, beraber yemek yemek bitti, gezmek dolaşmak bitti... Ama buna rağmen onu kollamak istedim hep. Ona destek olacağıma dair evlilik sözü verdim; bırakmak bana yakışır mıydı?"


    Uzun bir sessizlik oldu aramızda. "Gel, dışarı çıkalım. Bana da bir sigara ver," dedi. Dışarı çıktık.
    Ne söylemeliydim, bilemedim. Ve ne söylemem gerektiğini bilemediğimi ona da söyledim. Tekrar anlatmaya başladı.

    "Sana evi terk ettim demiştim ya, aslında evi terk etmedim. Ben eve geldiğimde valizimi hazırlamış; şuan arabada. Onu öldüreceğim korkusunu edinmiş bu sefer."

    Uzun, upuzun, şaşkınlıkla dolu bir suskunluk...

    "Türker! Sence ne yapsam?"


    O gece çok sigara içtik.

Trendy Bir Kızın Farazi Hikayesi

    Onunla Aksaray-Taksim arasındaki dolmuşlardan birinde karşılaşmıştım. Arkadaşımdı fakat uzun bir müddettir görüşmüyorduk. Bir küskünlük yoktu. Sadece birbirimizi arayıp buluşma, beraber zaman geçirme ihtiyacı hissetmiyorduk. Sanırım arkadaşlık değil de tanıdık olmakla ifade edilebilir aramızdaki ilişki. Çünkü bu kızla aramdaki arkadaşlık ilişkisi, beraber vakit geçirme duygusundan ve memnuniyetinden uzaktı. Başka arkadaşların yanında ya da başka arkadaşlar üzerinden ilişki kurulabilen bir arkadaştı. Ya da onun açısından ben öyle bir insandım. Yanında bir başkası yoksa benimle iletişime geçemiyordu belki de. Yine de severdim onu. Kendine özgü tavırları, aslında gündemindeki konuları bizi her ne kadar ilgilendirmese de, onun bahsettiği şeylerle hafif dalga geçmek ya da o bizden ayrıldıktan sonra ufak ufak dedikodusunu yapmak hoşumuza giderdi.
    O dönemler hepimiz öğrenci olmamıza rağmen, o kız sanki hiç öğrenci değilmiş gibi davranırdı. Dönemin; bırakın dönemi, hatta sezonun tüm modasını bu arkadaşımızın üzerinde görürdük anında. Maddi olanaklar bakımından oldukça cömert bir ailenin tek kızıydı. Her kadın gibi onun da ciddi bir ayakkabı takıntısı vardı. Ayakkabıları öncelikliydi. Odasında duvarın önünde dizilmiş ayakkabı kutularının tavana kadar yükseldiğini gördüğümüzde bir arkadaşım kulağıma eğilerek "Bizim kız Sindrella kontenjanını kimseye kaptırmak istemiyor anlaşılan," diye fısıldamış, daha sonra da kahkahadan patlamamak için dudaklarımızı sımsıkı kapamaya çalışmıştık. Suratlarımız kıpkırmızı...
    Bu kız sevimliydi aslında. O genç yaşına rağmen ağır renklerle dolu kıyafetleri giymekten çekinmez, pembe ve tonlarından oldukça uzak durmaya çalışır, sevimli kız imajına bürünmezdi. Oysa bizce ruhu toz pembeydi.
    Hep bir arabası olsun ister, babası ona araba aldığında bizi nasıl gezdireceğini, nerelerde kahvaltılara gideceğimizin hikayelerini anlatır dururdu.
    Zamanla bağlarımız azaldı. O farklı sularda kulaç atmaya yeltendi. Kendisi söylemedi ama âşık olmuş, öyle duyduk arkadaşlarımızdan. Sonra terk edilmiş. Âşık olan bu kız aşkı bulduğunu sanıp tüm hayatını o erkeğe endekslemiş. Ah şu "Ben sensiz bir hiçim. Tamamen sana aitim." yanılgısı... İnsan bunu bir kere tecrübe edince ağzı yanıyor; sonra veryansın liberte durumları. "Özgürüm ben canım. Sevgilim bana karışamaz."
  
    Onunla dolmuşta karşılaştığımızda ben ona sadece merhaba diyebildim. O ise sanki kötü bir şey yaparken yakalanmış gibi durmaksızın ve bana söz düşmeksizin konuşmaya başladı.
    - "Aa! Selam. Naber? Ya, sorma arabam bugün serviste, ben de işte böyle dolmuşa biniyorum. Kardeşim götürdü servise. Çabuk hallolsa da ben de buralardan kurtulsam. Ee! Okul nasıl?"
    - "Her zamanki gibi. Yani işte sınavlar..."
    - "Ben de bu sene birincilikle mezun olacağım sanırım, biliyor musun? Aysel diye bir kız var. Onunla yarış halindeyiz ama ben geçeceğim onu."
    - "...."
    - "Modellik yapmaya başladığımdan haberin var mıydı? Evet, evet. Neşe Erberk Ajansla görüştüm. Beğendiler epey. İşte geçenlerde fotoğraflarım falan çekildi. Ee, uzun boyluyum ve vücudum da fit ya, çok beğendiler."
    - "Aa! Ne gü...."
    - "Ya, sorma ben de heyecanlıyım. Aslında biliyordum beğeneceklerini. Kendime güveniyorum sonuçta."
    - "Alper ne oldu?"
    - "Aa! Ben sana Alper'i anlatmış mıydım? Ya, anlaşamadık biz onunla. Çok güzel bir spor arabası vardı. Çok da şık giyiniyordu çocuk ama ayrıldık. Ben bir yere kadar dayanabildim ona, ayrıldım sonra dayanamayınca. Ee! Sen de yok mu bir şeyler?"
    - "Şey, aslında benim de bir iliş......"
    - "Ya, biliyor musun, Neşe Erberk Ajansta beni çok beğendiler. Bugün yarın arayacaklar. Bir sanatçının klibinde oynayacakmışım ilk ama kim olduğunu söylemediler. Fotoğraflarımı ve kaydettikleri videoyu yönetmene göstereceklermiş. Bak buna heyecanlanırım işte."
    - "Hangi sanatç......."
    - "Ay valla, türkü, arabesk sanatçısıysa oynamam. Pop müzik sanatçısı olsun, tercihim o."
    - "Umarım senin için güze........"
    - "Aa! Bak, ne çabuk geldik. Hadi canım ben burda iniyorum. İnşallah arabam bugün servisten çıkar da bir daha böyle eziyet çekmem. Baayyy!"
    - "Güle güle."


    Bu arkadaş dolmuştan iner. Telefon ele alınır. En güvenilir kaynak olan samimi bir ortak arkadaş aranır. Aslında kızımızın arabası olmadığı öğrenilir. Ayrıca bir ders sebebiyle okulunun yarım dönem uzayacağı da... Alper'i onun terk ettiği değil, Alper'in onu terk ettiği öğrenilir. Çok heba olmuş kız, çok ağlamış. Neşe Erberk Ajans konusu açıldığında ortak arkadaş bir kahkaha kopartır. O kadar güçlü bir kahkahadır ki, telefon bir müddet kulaktan uzaklaştırılıp, acaba dolmuştakiler duymuş mudur diye şöyle bir etrafa bakılır. Neşe Erberk Ajans'a başvurduğu doğrudur ama neredeyse üç aydır haber beklediği, o beklediği haberin bir türlü gelmediği anlaşılır. Görev memnuniyetle tamamlanmış bir şekilde telefon kapatılır. Bu kızın bu farazi dünyasındaki baş rolüne ne kızılır ne de sitem edilir. Tatlı bir sevecenlikle gülümsenir.

20 Şubat 2011 Pazar

Eski Sevgilinin Arkadaşları

    Yolda yürürsünüz, kalabalıklar arasında. O kalabalıklar arasından bir yüz çok tanıdık gelir ileriden. Yaklaştıkça anlam verirsiniz, kimdir gelen. Kimmiş o gelen?
    Saniyeler içerisinde bir iç konuşma başlayıverir: "Ne yapsam? Görmesem mi? Ya beni görmüşse? Yolumu mu değiştirsem? Aman canım, bana ne? Yol, tek onun yolumu? Hem niye ben saklanmaya çalışıyorum? Ya onu gördüğümü görmüşse? Yok, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etmeli. Belki, sevgilimden ayrılmış olsam da konuşur. Ya da konuşmaz. Lanet olsun! Ayrıldığımda geçmiş olsun diye aramadı bile. Arkadaşı ama, aramak zorunda mı ki?"
    Hemen bir şeylerle oyalanmaya başladım. Sanki cebimde bir şeyler arıyormuş gibi yaptım. Elimdeki gazete sayfaları arasına yöneldim sonra. Yanımdan geçip gidene kadar farazi bir meşguliyet derdine düştüm.

    Yanımdan geçti gitti. Görmedi. Sevgilimle ayrıldığımızda bir geçmiş olsun bile demedi. Oysa sevgilimle -artık eski- beraberken anlar ne sıcak ve güzeldi.
    Bir suçluluk yayılmaya başlıyor insanın içine, kalbinden. Oysa suçlu olacak bir durum da yok da, iki insanın sebepsiz uzaklığı bir anda ilk akla gelen. Biten sadece aşk değil, hayattır bu sebeple. Ayrılıklar, yalnız sizi değil, tüm arkadaşlıkları yitirir; sorgusuz, sualsiz...

    Yürü bakalım, arkana sakın bakma! Evet! İçinden konuş, telkin ver kendine. Haydi bakalım! Her adımda derin bir nefes ver, beyninde oluşan kötü düşüncenin içine sızmasına izin verme. Dolaşma boşuna, rahatlayamayacaksın. Eve git sen en iyisi. Bilgisayarı aç. Bu yazıyı yaz, rahatla!

Sentez

    I. Tez

    Aşk, iki taraflıdır. Ayrılık da...


    II. Antitez

    Birinci Tekil Şahıs: Hayır. Benden ayrılmış olabilir. Ben iyiyim. Hem zaten önceliğim o değildi, benim başka sorumluluklarım var. Hem, ben ilk defa aşk acısı çekmiyorum canım. Sahi! Söylesenize bana. Sonraki ayrılıklarda aşk acısı çekilmesi saçma değil mi? Hani, ilk defa aşık olmadığını esas alırsan... Hı? Haksız mıyım?

    İkinci Tekil Şahıs: Ayrılmak zorundaydım. Ben ondan ayrı yapamazdım. Yani, severek ayrıldım. Ben ayrıldım. Biliyorum o istemedi. Ama böyle olması lazımdı. Yani, bence böyle olmalıydı. O bir yerde, ben bir yerde. Onun kadar güçlü değilim sanırım. Yani, zorunlu hizmetim sebebiyle ondan mekansal olarak ayrılık, beni daha da üzecekti. O nedenle ben onu daha fazla özleyip acı çekmektense, bunu tamamen bitirmek istedim. Bana "Sen intihar ediyorsun." dedi. Bilmem, belki de haklı. Üzgünüm. Çok. Ama böyle olmalıydı. Ben iyiyim; iyi olmalıyım.


    III. Sentez

    Birinci Tekil Şahıs'ın İç Sesi: Çok canım acıyor.

    İkinci Tekil Şahıs'ın İç Sesi: Çok canım acıyor.


28 Ocak 2011 Cuma

İmzalı Şiir: Acı Bir Yağmur Gibi...


    Yağmurlu bir gündü. Bu şiiri alelade bir not defteri kâğıdına yazıp, ona imzalattığımda İstanbul’a yağmur yağıyordu.
    Sevgilimle o gece, Taksim’in hizbe sokaklarından birinde bir bara gitmiştik, içecektik. Belki biraz da dans ederdik, yeter ki keyfimiz yerine gelsin.
    Beyoğlu Emniyet Karakolu’nun bitişiğinde yer alan NEVA isimli bar, İstanbul’a ilk geldiğimde keşfettiğim bir yerdi. Susam Sokağı’nda hiç görünmeyen hamam böceklerinin buluştuğu yerdi o zamanlar. Hemen hemen sosyal hayatın savurduğu, savurmakla yetmezmiş gibi bir de ona bir sıfat bulduğu “alt kültür”, eksiksiz oradaydı. Orada olmayanları temsil edecek bir türdeşi mutlaka vardı.
    İşte ben de o zamanlar üzerime yapışan “iyi aile çocuğu” imajımdan kurtulmak istiyor, o âna kadar yapmak istediğim ama yapamadığım her şeyi yapmak istiyor, kendimi bir denek olarak tehlikeli sulara daldırmaktan korkmuyordum. O zamanlar bol bol Charles Bukowski okuyor, hatta kitaplarını tekrar tekrar okuyor, zihnimde oluşan tüm görüntüleri etrafımda görmek istiyordum. Charles Bukowski sayesinde edebiyatımızdaki tüm “öteki” yazarlarla da tanışmıştım. Charles Bukowski “Beni okudun. Şimdi kendi ülkendeki şu adamı da oku,” demedi elbette. Edebiyata olan merakımı, ondan aldığım tadı arttıran biriydi sadece.
    Okuduğum edebiyat dergileri ve Charles Bukowski üzerine yazılmış her türlü yazı, makale, gazetelerin kitap ekleri sayesinde tanıştım edebiyatımızdaki arıza yazarlarla. “Arıza” sıfatı, anlayacağınız üzere burada bir küçümseme olarak değil, keza yattıkları yatağın altındaki bezelye tanesinden rahatsız olmayıp, bilakis onunla konuşan yazarlarımıza bir övgü olarak kullanılmıştır. Edebiyatımızın bu öteki ve arıza yazarları kimler mi? Bu, başka yazıların ve başka anıların konusu.
   
    NEVA’da o akşam, sevgilimle biraz sohbet etmek istemiştim. Sakin bir müzik çalıyordu. Bira içiyorduk. Havadan sudan sohbet ediyorduk sevgilimle. Saçlarını çok severdim. Saçlarından gözlerine ve dudaklarına inerdim. Ona bakmayı severdim. Sohbetin kısa bir müddet kesildiği anda, sevgilimin saçlarının üzerinden, bir masada arkadaşıyla sohbet eden Küçük İskender’i gördüm. Charles Bukowski’yi daha yakından tanımak için okuduğum her tür yazıda tanıdığım bu adam, bir şiirini sevip de hayatımda ezberlediğim ilk şiirin sahibi olan bu adam, sevgilimin saçlarının ardından görebildiğim masada, tam karşımda oturmaktaydı. Onu görünce ezberlediğim ilk şiirinden kelimeler dökülmeye başladı içime: “bir çocuktan bir çocuğa geçen suçiçeği gibi bulaştın bana.”
    Sevgilimle yaptığımız sohbetin o küçük boşluğunda çantamdan çıkardığım not defterimin bir sayfasına, ezberlediğim ilk şiir olan Kerrat Cetveli’ni çalakalem yazıverdim. O şiiri yazarken sevgilim ne yaptığımı anlayamadı ilkin. Ne yaptığımı anlattım.
    Masadan kalktım ve Küçük İskender’in yanına vardım. Ne söylediğimi hatırlamıyorum ama övgü dolu sözler söylemekten uzak tuttum kendimi, bunu hatırlıyorum. Belki de sadece “Bu şiirini çok seviyorum. Benim için imzalar mısın?” demişimdir. Küçük İskender’i övseydim eğer, içinden bana okkalı bir küfür sallayacağından emindim. Kim bilir, belki de yüzüme söylerdi.
    Ona uzattığım not defteri kâğıdı üzerine yazılmış ve bazı yerleri karalanmış olan şiire baktı ve hangi şiiri olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra anladı ve o şiirin altına şunu yazdı: “Türker’e, çok acı bir yağmur olsun bu.”
   
    Öyle de oldu. O gece yağan yağmur, o gece hayatıma da yağdı. Nasıl mı? Hikâyeyi baştan ve biraz daha açıkça anlatayım mı?


    ÇOK ACI BİR YAĞMUR

    Yağmurlu bir gündü. Bu şiiri alelade bir not defteri kâğıdına yazıp, ona imzalattığımda İstanbul’a yağmur yağıyordu. 
    Sevgilimle o gece, Taksim’in hizbe sokaklarından birinde bir bara gitmiştik, içecektik. Belki biraz da dans ederdik, yeter ki keyfimiz yerine gelsin. Buna ihtiyacımız vardı. Konuşmalıydık. Aramızdaki o soğuk şey neydi, buna bir anlam bulmalıydık. Belki de ayrılacaktık. Konuşmak lazımdı yine de. Konuşmazsak birbirimizi daha çok sevmeyecektik, bunu biliyorduk. O nedenle o akşamlık için hiç olmazsa mutluymuşuz gibi davranmayı bir kenara bırakalım dedik. Sorun ne miydi?
   
    Bazen, siz kendinizi ne kadar zorlasanız da, birini ne kadar sevseniz de, içinizde kalbinize doğru akan şüpheli düşüncelerin konuşmalarını duyarsınız. Özellikle çok da uzun olmayan, yeni başlamış ilişkilerin ilk heyecanları yavaş yavaş azaldığında, ortaya çıkan o seslerin neden konuştuğunu anlamaya çalışırsınız. İlk heyecanları daim tutmak, hezeyanlardan uzak kalmak istersiniz de, bir sebep ararsınız ama aramaya çalıştığınız sebepler aslında sebepsizdir. Yanılsama olarak da bakarsınız buna, ilişkinizi heyecanlandıracak duygular da bulamazsınız. Kısaca, kalakalırsınız. İşte öyle bir durumdu.
    Onu seviyordum. Ayrıntılarını seviyordum. Bir bütünü sevmenin imkânsız olduğunu bildiğimden, ayrıntılarla sevginin geliştiğinden emindim. O nedenle saçlarını seviyordum; gözlerini ve dudaklarını… Bunlar dışında sevdiklerim, hayatıydı; hayatındaki ayrıntılar… Ama bahsettim ya, ilişkinin ilk heyecanlarının azalmaya başladığı o dönemde insanlar, sevdiklerinin hayatlarındaki yerini sorgulamaya başlarlar; tam o dönemde… Sevmek hayalinin bir alışkanlığa dönüşmeye başladığı o anda insan kendi hislerini ölçüp, tartar. Sanırım biz de onu yapmıştık; birbirimizi ölçüp, tartmıştık. İnsana dair hayvani yönümüz doymuştu, şimdiyse mantık o istekleri bir süzgeçten geçiriyordu.
   
    Benden ayrılabilirdi; bunu isteyebilirdi, buna hazırlamıştım kendimi. Bu düşünce beni rahatsız etmiyordu. Bununla baş edebilirdim.

    Saçlarına sevgiyle bakarken, saçlarının ardından Küçük İskender’i gördüm ve ezberlediğim ilk şiir olan Kerrat Cetveli’ni, çantamdan çıkardığım not defterine yazdım. O şiiri Küçük İskender’e imzalattım. Şiirin altına yazdığı şeyi, masaya geri dönünce okudum. Sevgilim, o kâğıda Küçük İskender’in ne yazdığını merak bile etmedi.
   
    Konuşmamız biraz ilerlediğinde “Ayrılalım,” dedi. Az önce bahsettim ya, hazırlıklıydım. “Neden?” gibisinden aptalca bir soru sormanın anlamsız olacağını hissetmiştim. Çünkü hisler o kadar garipti ki, ayrılmamak için ortada önemli bir neden görmüyorduk. İkimizde ayrılmak istiyorduk. “Neden?” diye sormadım. İkimiz de birbirimizi anlıyorduk. İkimiz de bu ilişkiye bir heyecan katmak istemiyorduk. Ayrılıverdik.
    İkimiz de gülümsüyorduk. Ona baktığımda aslında biraz içim sızlamıştı. Muhtemelen onun da… Biraz daha içtik. Havadan sudan sohbetler ettik. Eğlendik. Sonra bazı arkadaşlarımız da katıldılar bize. Barda çalan müzik hızlandı ve pistte dans ettik. Gecenin sonunda İstiklal Caddesi’nde yürüdük hep beraber. Çılgınlık değil mi, çok sesli kahkahalar atıyorduk. Ne histeri! Fakat gençken aptallık mazur görülür, değil mi?
   
    İstiklal Caddesi’nin girişinde duran yedi kişiydik. Ayrılacak ve evlerimize gidecektik. Birden onu, birkaç saat önce ayrıldığım sevgilimi, okul arkadaşımla el ele gördüm! El eleydiler. Birbirlerine gülümsüyorlardı. İşte o zaman yaşadığım şaşkınlık… Kafamda dönüp duran “Ama nasıl?” soruları…   Yüzlerine baktıkça suratımdaki kötü ifadeyi onların yüzlerinden okumam… Suskunluklar… Konuşmak istedikçe kulaklarımın duyduğu kesik sesler… Şaşkınlık… Saçlarımdan akan yağmur damlaları… Bir arkadaşımın omzumdan tutup “Hadi, gidelim artık,” demesi şahit olduğu şeye anlam veremeyerek… Bu ayrılmanın bir anlaşma olmadığını hissetmem… Kandırılmışlık; dikkat edin, aldatılmışlık değil, kandırılmışlık hissi ve ardından içimde uyanan acı; Ay gibi… Kafamda külçe külçe dönen bol soru işaretli cümleler… Saçlarımdan akan yağmur damlaları… Acı bir yağmur gibi…


27 Ocak 2011 Perşembe

Hayat ve Sen Meselesi

    “Hayır!” diyebilmek ne kadar zorsa hayata,“Evet” diyebilmek de bir o kadar zor benim için. Açıklamaya başlayıp “Bilmiyorum”la noktaladığım cümleler her zaman hayatımda geri tepip duracaklar mı?

    Her birim belli bir oranla temelleniyorsa, o oranlar normal şartlar altında hep ama hep belirlenebiliyorsa bir şekilde, bir “birim birey” olarak yaşadığım bu hayat kendi rasyonel değerimi bana ne zaman sunacak? Her birey reel bir birimse eğer, gerçek olarak tanımlanan bu reelde aslında “belirsiz” olarak tanımlananlar ne kadar gerçek? Yapılacak  H  İ  Ç  B  İ  R     Ş  E  Y  İ  N     O  L  D  U  Ğ  U  kaosta insan kendi anaforunda nasıl ve ne kadar uygun yaşayacak?

    Saf, temiz kalplilik miydi yaşadığımı sandığım? Hayallerle süslediğim yaşanmışlıklar mıydı tüm rüyalar? Ya da mastürbasyon tadında bir fantazya mıydı anlattıklarım? Ne kadar kirliydim? Ne kadar saftım? Ne kadar  K İ R L E N M İ Ş - S A F  tım?


    Uzaydaki nesneler çarpıştıklarında birçok yok oluşun ardından boşlukta salınan, babasını kaybeden, yitiren çocuk gibi bilinçsiz, amaçlarının ne olduğunu bilmeden bir amacı oluşturmak için tozlaşan parçacıklar ortaya ne kadar ne çıkarabiliyorlarsa, bana sunulan bu hayatta, çarpıştıklarımla parçalandığım, parçalandıkça kendimden izler bıraktığım bu dramada, başrol metnini unutan bir acemi gibi terk edeceğim bu hayatı!

    Acı!

    “Kimbilir” diyebilmek ne kadar anlamlı hayat için. Kim, kendini bilmiş ki başkasına ait çok şey, dünyanın dengesi olarak anılan şeyleri, aslında inanmak istediğim ama her zaman bir şüpheyle yitirdiğim, daha sonra bilinçli bir cahillikle doğru olabileceğini içime zorla,  K A N A T A     K A N A T A  yerleştirdiğim teorileri bilebilsin? Bildiğini söyleyen, yanlış söyleyebilme ihtimalini nasıl seçsin?

    Bir mucize mi verilmeliydi insana? Katmerleştikçe orospulaşan yatakların dilleri olsaydı, insanın rol yapamadığı o savunmasız uykuda, insanın mucizesini yataklar nasıl anlatacaktı? Ebedi uykuya dalındığında, ruh varsa gerçekten ve vücuttan çıktığında, acıları ve hatasıyla, mutluluğu ve yaşayamadığı, çok aza nasip olan, çok azın bulduğu o mucizeyi bulamayan ruhların kaçırılmış bir trenin arkasından bakarak, “Bu tren için bilet almıştım.” diyen ve ruhlarının tam ortasına ilk defa 12’den vurulmuş bir ok gibi yerleşen acılarının farkına vardıklarında, hoyrat vücutlarını tükürecek mi topraklar?

    Sofistike sohbetlerle başlayan ve umutlu bir çaresizlikle boyutlaşan, boyutlaştıkça çabasızlığımızı anladığımız, sordukça dağıldığımız, dağıldıkça bütünleştiğimiz, bütünleştikçe bir çemberi turlar gibi acizleştiğimiz dostla yapılan söyleşide, dostun söylediği gibi;
dikdörtgen bir kutunun içine yerleştirilmiş sönük balonun şişirildikçe kutunun şeklini aşamayacağı gerçeği, ilk defa 12’den vuran bir ok gibi bir acıyla, kendime getirdi beni!

    İskambil kağıtlarında, siktirinci faktöriyel hesabınca, uyumlu ve zor matematiksel olasılıklarla üst üste, alt alta gelen kupa kızı ve sinek erkeği nasıl sevişebileceklerse, nasıl hissedilebileceklerse birbirlerince, öyle yaşıyorum bu hayatı. Öyle yaşattın bu hayatı!

21 Ocak 2011 Cuma

Bu, Senin Akvaryumun ve Ben Onun Dışına Çıkıyorum

    Kimsenin hayatının anlamı olmayı istememiştin. Birgün bana böyle demiştin, hatırlıyor musun? Çünkü uzun zamanlar boyunca, evet, ne zaman başladığını hatırlamayacak kadar uzun zamanlar boyunca kendi anlamını sorguladığını söylemiştin. Bilir misin? Kendini sorgulayan insanlardan şaheser bir yapı ortaya çıkmasını bekleyemezsin. Taş taş üstünde kalmaz o insanın içinde. Yıkar tüm duvarlarını, yeniden ve yeniden…
    İşte böyle bir enkaza baktığımı söylemiştin sana bakarken. Konuşurken bile sözlerinin ardında ne kadar anlamlı olduğunu tartıp duruyordun da, daha fazla üzülme diye ben bir laf söylememiştim.

    “İçimde bir şeyler hep yarım,” demiştin. “Bunu bildiğim halde, hep bir bütünü tamamlamak için uğraştım.” Misafir gelmeden önce evi temizleyen anneler gibi sen de hayatına anlam katacak o kişi gelmeden önce tük aksi sözcüklerini unutmak için çok debelendin, biliyorum. Ama neden? Kendinden çok, başkalarına özen göstermenin, biraz ince düşününce aslında büyük bir ikiyüzlülük olduğunu fark edemedin mi? Birçok şeyi yıkarken içinde düşüncelerinle, bunu görmekten uzak tutan neydi seni?
    Tamam, diyelim ki sadece bunun için değildi. Seni büyüten o tortuların hayatını tıkamasını istemedin; seninle büyümelerini istemedin. Bir sebebi de buydu. Bunu kimin için yapmıştın?
   
    O konuşmalarının ardından şunu anladım: İnsan ne yaparsa kendine yapıyor; iyiyi de, kötüyü de… Ve bu yüzden ben de senin tortularından kurtulmak istiyorum artık.

    Seninle konuşurken, aslında buna bir konuşma denemeyecek olduğunu anladın mı hiç? Yani, olması gerekenin muhabbet olduğu, konuşmanın sadece tek taraflı insani bir eylem olduğunu da düşünemedin mi? Sen bana hayatını anlatıp bahanelerini ileri sürerken ben susuyordum ya hani, hiç aklına gelmedi mi ne düşüyordum o anlarda? Sıkılıyordum. Ama seni seviyordum ve bu nedenle dinliyordum.
    İlkin anlattığın her duygu yarasını içimde hissetmek için kendimi kanatıyor, sana daha çok sarılıyordum. Gözünün önünde olanları göremeyecek kadar körleştirmiştin kendini. Geçmişinde takılı olduğun hatıralar sebebiyle aslında sen kendin kadar, beni de yordun; farkında mıydın?

    Her insan bir yanının eksikliğini hisseder. Bu, sadece sana özgü değil. Ben de içimde bir boşluk hissettim çokça; bir “yarım”ı tamamlamak istedim. Gerçeğin kavurucu ateşlerini seninle söndürmek istedim. Yorgun geçen bir gün sonrası sana sarılmak ne paha biçilmezdi. Sadece sevmemiştim seni. Sensiz bir hayatın mümkün olamayacağına kendimi inandırmıştım da. İşte bunu hissederken içimde oluşan “tam”lık hissi… Hiç olmamış kadar güçlü olma hissi… Bir yanılgı olduğunu bana öğreten de sendin.

    Seninle bir “çeyrek”i bile tamamlayamadık, bırak “yarım”ı… Muhabbetimiz saten hep sığdı. Sanki bir şeylerden kaçmak istiyormuş gibiydin. Konuşmak, kaçışlarını zorlaştırıyordu. Bu nedenle sen, hayatında neler olduğu konusunda uzak tuttun kendini benden. Kendimizden bahsetmediğimizde daha çok şeyden konuşuyorduk her zaman. Ve her zaman gözgöze gelmeden konuşuyorduk. Bunları da düşünüyor musun?
    Zor doldurduğumuz o çeyreği ne kadar paylaştık peki? Cevabını veremeyeceksin, biliyorum ama paylaştığımız en belirgin şey yataktı. Beraberliğimize delalet sadece birkaç dakikalık dokunuşlar ve zevk yanılsamaları…
   
    Öfke dolu değilim sana. Sadece daha güçlü hissediyorum artık; bu sefer varlığınla değil, yokluğunla… Bahsettiğin ayrılık konuşmalarında bile her şeyi kendine yontan halin ve “sen daha iyilerine layıksın” yalanı… Emin ol! Kulaklarımda çınlayan bu sözlerin, işte onlar omuzlarımı dik tutmamı sağlayan.

    Oynadığın küçük oyunları göremeyecek kadar aptal değildim. Sadece seni sevmiştim; bana anlattığın tüm aksi yönlerinle… Mükemmel insan yoktur ya hani, işte sevmek aslında bir insanda bulduğun tüm aksilikleri sevimli görmektir bir anda. Ben seni bu gözle gördüm, böyle sevdim.


    Hayatını bir akvaryuma çevirip, kendini onun içine balık misali tıkan sevgilim! O akvaryumu bilsen ne çok kırmaya çabaladım. Kıramadıkça sadece bakmak istedim sana. Bana “Bu düşünceler olmazsa ben yaşayamam,” demiştin ya, korktum o zaman işte; sana bir şey olmasın istemiştim.
    Şimdi şimdi anlıyorum.
    O akvaryum içinde yaşamak istemiyorum. Bu, senin akvaryumun ve ben onun dışına çıkıyorum.

20 Ocak 2011 Perşembe

Uykusuz

    Uzun gecelerin sabahının bir yerlere çıkması için dua ediyorum sadece, uyumak için debelenmeyi çoktan bıraktım. Önceleri uykum kaçsa bile yatakta kalmaya zorlardım kendimi. Artık onu da yapmaz oldum. Çünkü kafamı yastığa koymamla beynimin bana oynadığı oyunun başlamasını, hemen ardından da bir can sıkıntısının basmasını ve derin bir nefesle sanki bir şeyden kaçar gibi bir anlık bir sıçramayla yataktan kalkmayı çoktan terk ettim. Beynimi kemiren düşünceleri susturmak için artık daha fazla müzik dinliyor, daha çok sigara içiyor ve kendimi oyalamak, gecenin sessizliğinde kendi iç sesimden kaçmak için dinlediğim müziklere farazi senaryolar kurguluyorum. Bir yerde olmalıyım her neresiyse, fakat burası değil; burası her neredeyse.


    Loş bir ışık olmalı uykusuzluğum müddetince. Odalardan odalara her geçişimde bir ışık beni karşılamalı, loş. Aydınlığa tahammülüm yok, aydınlıkta olmaya hiç yok.
    Yalnızlığı seviyorum uykusuzluğumda. Fakat tek başınalığımı seviyor muyum derseniz; sohbet etmeye, içimi dökmeye o kadar ihtiyacım oluyor ki bazen, fakat bunun için herhangi bir gayret de göstermiyorum. Sessizliğimin sesini yok ettim. Sessizliğim içinde yarattığım o sessizliği bozmaya da cesaretim yok. Buna belki cesaretsizlik değil de, isteksizlik, bir tür elimi kolumu kaldırmama, atalet ya da daha da ileri gidersek tembellik de denebilir aslında. Aslında belki de başlı başına bir kaçış. Tüm herkes ve her şey gibi, o sessizlikte uyuşmuş beynimi canlandırıp onu kalbimin sorgusuna teslim edesim yok. Uykusuzluğa bile zor alışmışken, uykusuzluğumu kendime yol bilip gecenin tüm ahengiyle ben her türlüyken; yani kendi iç sesimi içime boğup inanmayı başardığım birçok sahte ama güzel hikâye uydurmuşken; en önemlisi de o hikâyelerin devamını getirmekte oldukça yetenekliyken kurmuş olduğum bu yapay benliği yıkıp, kendimi gerçeğin kavurucu ateşine atıp, binlerce sırat köprüsünden geçip, esas olanın acısını ruhuma duyumsatmaya ve saçmalıklar manzumesi bu benliği yıkmaya niyetim yok. Dahası, yıktıktan sonra yeni bir benlik yaratacak kadar sabrım yok artık hiçbir şeye. Bu, o kadar büyük bir tahammülsüzlük ki, artık tüm yanlış anlaşılmaları dahi düzeltmeye ihtiyaç duymuyorum. Değiştiremeyeceğim bir şeyi, hakkımda yapılan bir dedikodu konusunu öyle olmasa da huy edinmiş gibi kötü anılmayı göze alıp, gündüzden elimi ayağımı çekip daha çok geceye sığınır oldum. Gündüzün beni görünür kılmasına işte bu yüzden tahammülüm yok. Yok, çünkü ben insanlardan kaçıyorum.

18 Ocak 2011 Salı

Rüheyma'nın Bir Günü

    Rüheyma, pişmanlıklarla dolu bir kadındır. Beş ay önce sorsanız, pişmanlık duyan insanlara acıyan bir insandı. Hayatının kontrolünü sağlamakla övünür, hata yapan insanların niçin hata yapmakta ısrarcı olduklarını anlayamazdı. Dertli dertli konuşan ve hayatını bu tonda yaşayan insanlar ona göre çıkmaz bir sokağa girip de sokağın bittiği yere bakan insanlardı onun için; sadece geriye dönüp bakmaları yeterliydi ona göre, bir çıkış yolu her zaman vardı. Yok idiyse de insan duvardan atlamaya korkar mı? Bir yol bulabilmeliydi kendine.
    Rüheyma, beş ay öncesine kadar aynı saatte yatar ve aynı saatte, çok erken kalkardı. Uyumak ve uyanmak, onun için bir alışkanlık, vücudunun kendiliğinden yapmış olduğu bir refleks gibiydi. Saat kurmadan uyumanın o güven verici uykularından çok uzak şimdi Rüheyma.

    Ne oldu da şaştı Rüheyma? Ne oldu da tüm saatleri kurmasına rağmen uyanamamakta? Aşk değil bu. Aşk böyle olmamalıydı ona göre. Amaçsızlık? Sıkılma? Olgunlaşma? Kaçmasına gerek yoktu daha fazla. Aşktı bu. Ama en yıkıcısından… Bünyede huzur bırakmayanından… Deliksiz uykuları gittikçe büyüyen, kapanması zor bir boşluğa çevireninden… Acıtanından…

    Kendinden kaçmak için çok okudu Rüheyma. Okudu da çare olamadı okudukları. Okurken çoğu zaman yarıda bıraktı kitapları. Ya bir cümleye takıldı, anılarına gömüldü ya da bir kurgudan kendi yaşadıklarına vurgular yaptı. Kafasında kendi kendine konuştu. Sabah uyanır uyanmaz aklına aşkı geldi, yatağa çivilendi; geceleri karşılıksız kalan bir aşkın ıstırabıyla kavga etmekten, kendisiyle konuşmaktan uyuyamadı. Uyumak dediği, düşüncelerden yorulup sızmaktı sadece.

    Âşık olmak, sıradan hayatını sarsan, beklenmeyen, hatta hiçbir zaman öngöremeyeceği bir şeydi onun için. Çocukluğunda bile ileride âşık olacağı aklına gelmemişti. O, küçüklüğünden beri hayatta mantıklı olmak gerektiğine inanmış, babasının basiretsizliği sebebiyle savrulan bir ailenin acılarından kurtulmak için duygularını bastırması gerektiğine inandırılmıştı. Annesi, babasını sevmiş, severek evlenmişlerdi. Annesinin bir hata olarak gördüğü bu aşk evliliği, annesinin dertli iç çekişlerle bir hatayı dillendirmesi, ardından o çaresiz gözyaşları Rüheyma’yı kendine kilitlemişti.

    Ama birgün âşık olmuştu Rüheyma. Soğuk, serin sular gibiydi hissettikleri. Yüreğindeki felci yok eden soğuk suların şok etkisi…
    Nasıl âşık olduğunu düşünmez Rüheyma. Olmuştu işte, oluvermişti.

    “Aşk, bir orospuyu azize, bir azizeyi orospu yapar. Ve her ikisi de anlamaz âşıkken ne olduklarını.” İşte Rüheyma için, aşkın ilk başlarında en güzel aşk yorumuydu bu. Hayatının tüm alışkanlıklarından kurtaran, kanıksamış olduğu her türlü duygu durumunu savuran, onu hep kurduğu cümleleri kurmaktan uzaklaştıran bir şeydi onun için aşk. Oysa şimdi Rüheyma, anlıyor aşkın bir ego yarışından ibaret olduğunu. Yıkıcı ya da yapıcı olabileceğini… Aşk, Rüheyma için yıkıcı oldu.

    Düşündükçe soluğu kesilir Rüheyma’nın. Sert kabuğunu kıran derin bakışlar… Yanaktaki gamze… Parmak boğumlarındaki esmer kıllar… Sert eller… Göğüs kıllarının kokusu… Parfüm; vanilya ve baharat karışımı o mest eden koku… Kaşındaki çocukluktan kalma yara izi… Dokunduğunda tüm vücudunda akan elektrik… Kadınlığının en kuytu yerinde beliren ıslaklık… Her öpüşte tenine yayılan sıcaklık ve cenneti başka yerde aramama hissi… Cennetin, önünde sere serpe uzanması, ona dokunmak… Göğsüne yattığında okşadığı saçlar… Bir çocuğu sever gibi, saf… Şiir gibi…

    Sevdi ama terk edildi Rüheyma. Beraberliğin, aşktan sonra olacağına inanmıştı. Oysa aşk, en tehlikeli sulara sürükleyen, sessiz bir akıntıydı. Bunu şimdi anlıyor Rüheyma. Onu acıyla beraber bıraktı.
    Ve hayatını böyle kapalı yaşayan bir insanın arkadaşlıklarında cömert olduğuna inanamazsınız. Bu sebeple kimseye bir şey anlatamıyor Rüheyma. İçinde uyanan bu boşluk ve değersizlik hissiyle kalakalmak, işte en çok bu tarif edebiliyor onu.

    Rüheyma güne, kaybettiği aşkının acısıyla başlıyor artık. Yataktan kalmayı reddederek kafasında savaşıyor kendisiyle. Sıkılıyor da kalkıyor o yataktan. Zorla alıyor duşunu, kahvaltısını etmiyor. Bir işi var ama çalışıyor mu derseniz, sadece sayıları topluyor ona göre. Yaptığı muhasebe işinde hata yapmaktan korkan bir insandı, şimdiyse hiçbir şeyden korkmuyor. Korkmak da değil bu, umursamıyor. Gün geçiveriyor ona göre. Akşamın birden gelivermesine de alıştı artık. İşinden çıkıp çevresine bakmadan, akan hayatı görmeden doğru evine geliyor. Yediği yemekte artık bir özen de yok. Sağlıklı beslenme konusundaki takıntıları da onu terk etti. Son kullanma tarihlerine dikkat eden insan titizliği ve kendinde olma farkındalığından da uzak artık. Verilen bir şeyi sorgulamadan sepete atar gibi her şeye razı bir hayat yaşıyor o artık.
    Tüm bu işler sonrasında kendini oyalamaya başlıyor Rüheyma. Durup dururken buzdolabını temizlemek, bu söylenenlerden sonra titizlik olarak yorumlanabilir mi? Ya da bulaşık selesinin tellerini tek tek ovmak? Televizyon açıkken uykuya dalmak için kendini zorlamak?
    Uyuyamıyor Rüheyma. Hep “Neden?” diye soruyor. “Neden?”le başlayan cümleler kuruyor kafasında. Bir o soruyor, sonra onun yerine geçip kendisi cevap veriyor, cevap arıyor sorduğu sorulara. Kafasından geçenleri unutmak, biraz olsun sakinlemek için derin derin on nefes alıp, her nefes verişte bir sıkıntıyı atmaya çalışıyor da içinden, unuttuğunu sanıp birkaç dakika sonra aynı cümleleri tekrarlarken buluyor kendini; “Neden?”
    Ve Rüheyma artık, sabah uyandığından gözlerinin altında oluşan uykusuz gecelerin izlerini görmüyor aynaya baktığında. Rüheyma, hayatı artık sadece bir gün olarak yaşıyor. İçi acıyor.

11 Ocak 2011 Salı

Dibin Dibi. Yok!

    Sabah, uyanır uyanmaz ilk iş bir sigara yakan insanın hayat konusundaki memnuniyetsizliğinde samimi olduğuna inanınız. O sigaraya midesinin öğürmesini kendi iç huzursuzluğuyla bastırmaya çalışır o, kendini cezalandırır gibi… O acıyla bir yandan, “Hani sağlıklı olmak için uyanır uyanmaz önce bir bardak ılık su içecektim?” diye düşünür o aslında ama… Neyse!

    Duş al! Kahvaltı et! Bunlar boş telkinlerdir onun için. Sabah mutlu uyanması gerektiğini bilir ama neden mutsuz uyandığını bilmek istemez. İstese bilecektir aslında. Bilmek için istemek gerekmez mi? Bilir de işin gerçeği ama…

    Bazı insanlar memnuniyetsizlikleriyle yarışır. Ta dibe kadar… Ama şu bir gerçektir ki, dibin dibi yoktur. Bu yarış sonsuz bir şekilde devam ederse, düşüşün bitmediğini, kendisinin bittiğini görecektir o kişi. O zaman pişmanlık çoğu şeyi geri getirmek için yeterli mi? Hayır.


    Uyanmalıyım. Beynimi bu sonsuz ve dipsiz çelişkilerden arındırmalıyım. Mahcubiyet duygusuyla yetiştirilmiş evlat kimliğimden soyunmalıyım. Yok olmayı çoktan terk ettim ben; yok olmaya çalıştıkça farklı kimlikler büründüler üzerime. Onları da çıkardım ve attım. Peki, çıplak mıyım? Hayır. Aynada gördüğüm “şey” delik deşik bir suret. O surete bakınca gülümsedim ben. Kendimi sever gibi… İlk kez ve samimi… İçimde uyanan güç! Sen gerçek misin? Bir aldatmaca mı bu suretteki yaralar? Yıkılmazlık hissi! Şimdi sen mi bürüyorsun tüm bedenimi, ruhumu,    b    o    ş    l    u    k    larımı? Yaraya merhem gibi… Hafiflemek gibi… Derin iç sancılar sonrası ağlayıp soluğu kesen iç çekişlerle göğsüme yayılan huzur gibi… Nisan yağmurları gibi… Dibin dibi! Yok! Sen varsın. Ben varım. Bırak süzülmeyi. Bırak!

9 Ocak 2011 Pazar

Beni Gör, Beni Sev, Beni Affet

    I. "Beni Gör."

    Biliyorum. Beni görmüyor. Görmeyecek de ama ben yine de... Şey! Aslında görsün istiyorum. Yani ben öyle, sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi, sanki onu görmemişim gibi - her ne yapıyorsam artık - onun gözünün önünden salınıp geçmek istiyorum. Uzun uzun orada durmama gerek yok; beni görüp hüzünlenmesi için yarım dakika bile ruhuma iyi gelecektir. Ama... Bilmiyorum. Beni görünce kafasını kaldırıp bir daha bakar mı? Hüzünlenir mi? İstediğim gibi...

    Sanmam. Görmeyecek. Çünkü görürse bana yenilecek. Ben de görmemiştim onu, görmek istememiştim. Bu nedenle sessiz bir inatla, o küçümseyici bakışlarla bana bakacak beni görürse. Oysa ben o gözlere bakarken "Özledim seni. Ah, sen ne aptalsın! Beni terk etmeyecektin. Benden kaçtın ama ben seni özlüyorum hala," bakışlarını görmekte gecikmeyeceğim. İşte buna üzüleceğim ben. Hata yaptığımı hatırlayacağım için üzüleceğim. Bir insanın en büyük hatası olduğumu anlayacağım için üzüleceğim. Bunu bana söylediğini hatırladığıma üzüleceğim. Sürekli bir şeyleri yanlış yapıyorum duygusundan kurtulmaya çalışırken, bunu başaramadığımı bana hatırlattığı için üzüleceğim. O nedenle hemen çıkmalıyım buradan.

    Sevgili kasiyer hanım. Bu kıyafetleri almıyorum. Çünkü dükkanın tam karşısında oturan şu bey var ya, hani şu arkadaşlarıyla sohbet eden, gülerken gamzesi oluşuyor hani, bak, gördün mü? Hıh! İşte onun beni görmemesi lazım. Hayır, ayırmayın da. Bugün buraya dönmem tekrar. Şey! Lanet olsun aşığım hala. Anladınız beni değil mi? Biliyorum, anlamadınız. Onu sevdim ama onu terk ettim. Yani, nasıl anlatsam? Anlatamam da... Epey zor anlatması. Yok! Ben hemen çıkmalıyım buradan. Hatta beni görmüşse ve buraya gelip beni sorarsa... Aman! Ne diyorum ben!



    II. "Beni Sev."

    Hemen uzaklaştım oradan. Alış-veriş merkezinin otoparkında arabamı buldum ama binemedim. Daha da uzaklaşmam lazımdı, ben gidemedim. Bir sigara yaktım ve tüm yaşanmışlıkları içime çektim de bir nefesle içimden savurduğum duman gibi anılarımı savuramadım içimden. Savurduğum sigara dumanı havada salınırken, kafamdan geçen tüm soyut sözlere bir fon oldu. Ben o cümleleri harf harf gördüm.

    Bu anı kollamıştım hep. Beni görsün ve üzülsün istemiştim. Ben gördüm ve ben üzüldüm. Oysa onun hiçbir şeyden haberi yok. Ne iyi değil mi? Yadırgadığın şeyle sınanmak mıdır bunun adı? Ya da ava giderken avlanmak... Bir şiirden bir dize geliyor aklıma: "Ona kötü bir şey olsun istedim. Beni sevsin istedim." Böyle bir inatlaşma mıydı benimki?

    Neden kaçmıştım? Bu konuyu düşünmek istemiyorum. Düşünürsem daha kötü hissedeceğim. Bu düşünceden de kaçıp, sonraya bırakıyorum bu konuyu. Şimdi sakin olmalıyım. Hayatımda bir davranış bozukluğu yaratan, okuduğum ilk kitap olan "Çalıkuşu" ve Reşat Nuri Güntekin! Ah, ah! Sevgilerimi yolluyorum sadece!



    III. "Beni Affet"

    Düşündüm. Düşündükçe düşündüklerimin yoğunluğundan düşünemedim. Dördüncü sigaramı bitirdiğimde halen daha otoparkta, arabamın yanında dikilmekteydim. Ne yapmalıydım?

    Gökyüzündeki bulutlar! Bir kadın alış-veriş torbalarını arabanın bagajına yerleştiriyor. Annesinin elinden tutan pembeli kız ağlıyor, oyun havuzuna dönmek istiyor. Arkamdan biri arabanın içinden "Çıkıyor musunuz?" diye soruyor, park yeri arıyor. Cevap vermiyorum. Sigaramı çekiyorum, kafamın üzerinde dans eden tüm düşünceleri içime çeker gibi soluksuz, uzun. 
    Zaman geçti epey. Ona bir mesaj yazmaya karar veriyorum.

    "Uzun bir sessizlikten sonra bu mesajı yazmamı garip karşılayabilirsin; haklısın. Sadece şunu söylemek istedim: Seninle yıl başı akşamı yapmış olduğumuz o garip konuşmayla ikimiz de bir şeylerin yolunda gitmediğini ve sonrasında birbirimizi bir daha aramayacağımızı anlamıştık; en azından sen böyle hissetmişsindir. Beraber paylaştığımız anlar boyunca seni yanıltmadım fakat sana tam açık olmadım da, biliyorum. Bu nedenle garip ruh hallerim, sürekli kendimi geri çeken tavırlarım sebebiyle seni de incittiğimin farkındayım. En son konuşmamızdan sonra beni aramak istemeyeceğinin, beni görmek istemeyeceğinin de farkındaydım; bunu hissettim, çünkü buna sebep oldum. Fakat kendi açımdan baktığımda hep seni aramak, senden özür dilemek ve sana olanı anlatmak istedim; tüm korkularımı, özlemimi ve tüm çelişkilerimle kendimi. Fakat hep bir ketum hisle susmayı tercih ettim. Çünkü o garip hislerim beni terk etmedi. Azaldılar fakat halen daha saçmalamam konusunda son sürat yarışıyorlar ve mantığıma da ket vuruyorlar. 

    Bu mesajı yazdığım süre zarfında seni düşündükçe içim sızladı ve kendime acıdım. Zavalılığıma ve tutarsızlığıma, kendini benden koruyacak duruma seni sokmama...

    Bu mesajla niyetim bir şeylerin tekrar başlamasını sağlamak değil. Sadece şunu söylemek istedim, seni arayarak sana söylemeye çekindiğim... Özür dilerim tüm saçmalıklarım için... Sana sade olamadığım için... Kendi hayatımın ve benliğimin tek düzeliğiyle senin de hayatına olumsuzluklar getirdiğim için... Son konuşmanın garipliğini üzerimden atmak için... Sen böyle düşünmesen bile, seni düşündükçe yolunda ve doğru giden bir şeyi berbat etmenin hissettirdiği bu suçluluk duygusundan kurtulmak için... Üzdüğüm ve bu nedenle af dilemek için... Niyetim sadece bu! Beni affet."



    IV. "Beni Görme, Beni Sevme De. Ama Beni Affet."

    Cesaret, ne kâdim bir aynadır. Bakarsın da görür müsün? İşte o gösteren bir aynadır; seni ve tüm kaçışlarını. Zaten görmek, başlı başına cesaret işi değil midir?

    Mesela, sana bu mesajı yollamalı mıyım? O kâdim aynaya bakmalı mıyım? Beni görmeni istemeli miyim? Bu cesareti senden beklemeye hakkım var mı? Görürsen beni, kıracak mısın suretinden bir iz gibi kalanı?

    Hayır! Beni görme, beni sevme de artık. Sadece içinden geçiyorsam eğer, beni affet. O nedenle az önce sana yazdığım mesajı siliyorum. Beni görmeni, seni gördüğümü bilmeni istemiyorum. Kırk iki dakikadır yanında dikildiğim arabama binip hayatından uzaklaşıyorum. Ama sen yine de affet! Beni görme. Ben de seni görmek istemiyorum.

26 Eylül 2010 Pazar

Sinirli Perşembe

    Bugün Perşembe. Sabah, ukala ukala konuşarak beni uyandırmaya çalışan oda arkadaşımın sesine uyandım. Gözümü açmamla sinirlenmem bir oldu, suratını görmem yetti. Sakinleşmek için gözüm kapalı bir müddet daha yatakta kaldım fakat kafamda bir sürü şey kurguladım, sinirim daha da arttı. İçimden konuştum, içim içime konuştu. “Haksızlık yapma!” dedi içimdeki ses. “Sinirin oda arkadaşının davranışlarından değil, kendi habisliğinden.” dedi. Bu sesi duyunca kötü ya da başkalarının mutluluklarına, başarılarına engel olmaya çalışan insanları anladım bir anda. Sanki onlardan birine dönüşmek üzereydim. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Sinirimi dindirmeye, içimdeki kötüyü sindirmeye çalıştım. Yataktan kalktım ve kimseye günaydın demeden doğruca banyoya gittim; duvar dibinden, sessiz sessiz. Traş olurken aynadan yansıyan aksime, aksi gözlerime bakmadım; sadece gözbebeklerimi vurdum sakallarıma. Köpükle birlikte lavabo deliğinde yok olan kıl parçaları gibi ben de yok olmak istedim.

    Yok olamadım. Duvar dibinden, sessiz, günaydınsız odama döndüm. Konuşmadım. Giyindim. Konuşmadım. Çıktım. Birileri bana günaydın dedi. Çıktım, konuşmadan…

    Elimde kitaplar okula gitmek yerine bir parka gidip sakinlemek istedim. Bir şeyleri doğru yapmadığıma adım gibi emindim ama adımı hatırlayabilseydim! Öğleye kadar geçmişin gölge geçit törenini izledim gözbebeklerimden, en ön tribünden… Öğleyin sakinler gibi oldum. Biraz dikkatimi dağıtsın diye ders kitabımı okumaya çalıştım, maddi vakıâlardan reel hayat alaylarına biraz aktım. “Sinirin kendine.” dedi içimdeki bir ses, “Biraz sakin ol. Daha düzenli ve yaşanılır bir hayat istiyorsun. Alışkanlıkların seni ele geçirmiş, bunu biliyorsun ve bunlardan kurtulmak istiyorsun. Peki, ne yapıyorsun bunun için? O Ceza Muhakemesi Hukuku kitabını da yalanına okuyorsun, sen ders de çalışmazsın ki. Oda kurallarına uyduğun da yok. Sadece odayla kalsa neyse senin toplum kurallarına uyduğun yok ki. Aileni bile bayramlarda ziyarete gitmiyorsun. Borçların var, onları halletmek, azaltmak yerine çoğaltıyorsun. Eğer tutamayacaksan ne kendine ne de başkalarına sözler verme. Ve artık lütfen yalan da söyleme!”

    Korkuyorum. İyi bir gidiş olmadığı açıkça belli; kendimden korkuyorum.

    Parkta biraz yürüyüşe çıktım, her adımda biraz daha sakinliyorum. Kendime kızıyorum ama kendimi de affediyor gibiyim, kendimi anlayabiliyorum. Kendime hak veriyorum. Oda arkadaşıma sinirlendiğim için utanıyor gibiyim ama bir yanım bunu hemen engelliyor, haklı olduğumu yineliyor bağıra bağıra. Sinirlenmemek için o yanımdan uzakta tutmaya çalışıyorum kendimi. Bir gazete alıyorum. Oturduğum yere geri dönüyorum. Okumaya başlıyorum. Gazetenin arkasındaki bir testi çözüyorum. Sonuç: “Özgüven Konusunda Durumunuz”

    “Korkak ve kendine güvenmeyen, etraftakilerin önderlik ve rehberliğine ihtiyaç duyan birisiniz. Hayatı güzel yaşamak için biraz desteğe ihtiyacınız olduğu muhakkak. Bilmemek sizi bıktırmasın. Öğrenmenin sihirli kapıları her zaman ardına kadar açık.”
 
    Sonuç konusunda H İ Ç B İ R  Ş E Y  H İ S S E T M İ Y O R U M. Başladığım yere dönüyorum, odama. Kapıyı açıyorum. Oda arkadaşım “Hoş geldin” diyor. Konuşmuyorum. S İ N İ R L E N İ Y O R U M. Kendimi doğruca odaya kapatıyorum, ev arkadaşım ardımdan bakakalıyor. Uyuyorum hemen, unutmak istiyorum!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...