29 Aralık 2010 Çarşamba

Anlam

    Batan gecenin ardından sarnıcın üzerindeki damlalar, yeni doğan güneşle yavaşça buharlaşacak. Geriye bir tek damla kalmayacak. Gecenin bitişine, günün doğumuna yakın o anda, doğanın bir oyunu/uyumu olarak oluşan buharlaşmaya gebe damlacıklar hayatıma, insan hayatına ne katabilirler bilmiyorum oysaki. Bir anlamı vardır mutlaka. Bu varoluş oyununda birçok şeyin anlamı olmak zorunda. Varolmak, belki çözemediğimiz birçok şeyin sonucudur ama insana, nesneye indirgendiğinde bunların da temelidir aynı zamanda. Bu nedenle böyle bir şey anlamsız olamayacağına göre, hayatta bulunmam, nefes alıp vermem, anlamsızca sevişmem, birçok sorun yaratmam, kısaca yaşamam da bir anlam içermeli.

    Sabah günışığıyla doğup, geceyi doğuran günbatımıyla ölen, doğanın dengesini bir uyum içinde devam ettiren sinekler, kendilerine bir seçme şansı verilseydi acaba ne yaparlardı? Bana seçme şansı verilmeden bu hayata getirilmem de, belki birilerinin eseri ya da esiri olarak seçilmemdir, kimbilir!


    Bir anlamı olmalı. Tüm yaşananların ve acıların bir anlamı olmalı. Bir anlamı yoksa eğer, şuan hayatta olmamın bir anlamsızlıkla hiçbir doğru orantısı yok. İntihar eden insanlar, anlamsızlıklarını keşfedip bununla bir doğru orantı sağlamak için mi hayatlarına veda ediyorlar?

    Bir anlam taşıdığıma eminim anlamsızlaştıkça. Hayatım, bana olan sillesini henüz vurmadı ama ben diğer yanağımı da çekinmeden uzatağım ona. Tam silleyi yedikten sonra…

24 Aralık 2010 Cuma

Tanrı'yla Sohbet - 1

    Yeni bir hayat çok mu yakın, çok mu uzak? Hayata açtığım yeni bir sayfa geride kalanı örter mi, yoksa yeni ufuklar için eşsiz bir saha mı sunar insana?

    İhmalkarlığım çok oldu. Başıma gelecekleri söyledi bana içimdeki ses. Dinlemek yerine kaçmaya çalıştım hep ondan. İçimin aksine uydum, aksi oldum. Tanrım! Ne doğruymuş senin nefesle kullarının göğsüne fısıldadığın! Sen insana aklı verdin, nefsini kontrol edebilsin diye. Nefsi verdin, akıl bir işe yarasın diye. Sence kulların hangisine daha cömert? Sence ben neyim Tanrım?

    Hayatımı hep inkarla yaşadım. Gerçeği görmek yerine, onu hayalimde görmek istediğime çevirdim. Bak, şimdi yine başım sıkıştı, seni anar oldum. Başım sıkışmadığında seni anıyor muyum Tanrım? Seninle konuşuyor muyum? İçimden çok cevap geciyor fakat sen benden daha yüce olduğun için senin hatırın benden çok. Sen bilirsin her şeyi olduğu gibi beni de.

    Tanrım! Ben neden böyle biri oldum? Düşünmeye çabalamadım. Sorularımı sindirdim. Sorularıma bazı bazı cevaplar bulduğumdaysa kendimi sindirdim. Böyle olmamı başkalarına yüklemek istemedim. Başkaları üzülsün istemedim. Kendim üzülmeyi tercih ettim, kendimi buna feda etmedim. Böbürlenen bir ruh haline de girmedim, kendimi cefakar görmedim de. Ne gelirse başıma, hep kendimden geldiğine inandım. Bana doğruyu göstermeye niyetli olduğuna inandım.

    Seni çok inkar ettim. Aleyhine çok konuştum, biliyorsun mutlaka. Tanrım! Sen gerçekten söylendiği kadar bağışlayıcı mısın? Kulların, sana verdikleri sözlerden caydığında alınmıyor musun mesela? Zor zamanlarında senden aman dileyip, ferahlayınca nefsine uyan ve seni unutan kullarına gücenmiyor musun? Tanrım! Sen ne yücesin!

    Yeni bir hayat var önümde, ne olacağını bilemedigim. Sadece kolla beni Tanrım. Ben dersimi öğrenmeye niyetliyim, cezalı bir öğrenci gibi çok defa kapına gelecek olsam da. Ben kendimi yaratmak istiyorum. Benim yolumu sen çizdin, ben onu arıyorum.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kelimeler

    Sözcüklere itibar ederim. Cümleler içinden kelimeler seçerim. En yalın haliyle dahi bir anlam taşıyan o kelimelerin ardı arkasında dizilip bir duyguyu dillendirmelerine hayran olurum. Sonra o duygu ifadesini taşıyan cümlelerden kelimeler seçer, en çok hangi kelimenin duygu bütünlüğünü yansıttığına bakarım; hangi kelime o tekil haliyle koca cümlenin duygusunu taşıyabilir?

    Seçtiğim kelimeleri bölerim. Köklerine inerim. Günlük hayatta pek düşünmeden kullanılan bir kelimenin kökünden, aslında birçok kelime, birçok duygu ifadesi çıktığını görür, şaşırırım. Meraklanırım. O köklerden, kendi köklerime iner, bende yarattıkları duyguyla yazarım. Kelimeleri, bu yüzden severim.

10 Aralık 2010 Cuma

Yeni Yıla Yakın - 1

    30 seneliktir yeni yıl hüznüm. Evet! “Hüzün” diyorum. Bu kelimeyi bilinçli, ne söylediğinden gayet emin, fakat bu defa hüzünlenmeden söylüyorum. Çünkü yeni yıl heyecanını içimde hissediyorum.

    30 senelik hayatımda, hatırlayabildiğim birkaç anı var sadece beni hüzünlendirmeyen. Soba yanan evlerin çocukları ve onların anne-babalarıyla dolu olan evler… Birbirine misafir olmuş aynı işyeri çalışanları ya da bazen aynı mahalle komşuları… Patlamış mısır tabakları… Avuç avuç yememiz onları… Portakal ve elma kokusu, özellikle portakalın… Meyve bıçakları… Bu ikramların ardından misafirlere sunulan sabunlanmış el bezleri… Tek kanal, TRT… Yılbaşı programları… Yeni yılın son günü, gündüz yayınlanan Noel filmleri… İlkokul dönemi çocukluğum… Bunlar haricinde yeni yıl hüzün yaratırdı bende; ta ki bugüne kadar…

 Bugün alelade bir alış-veriş merkezinde dolaşırken yeni yıl ağacı süsleri gördüm. Şimdiye kadar yanlarından, onlara bakmadan geçerdim bu süslerin. Oysa bu defa onlara uzun uzun baktım ve onları elime aldım. Hep bir yeni yıl ağacım olsun, onu süsleyeyim, ışıklarla donatayım isterdim. Ne annem ne de babam bunu istemez, buna izin vermezlerdi. Geleneksel bir Türk aile yapısında, çocuklarının başka geleneklere özenmesini kendilerince engellemeye çalışırlardı. Oysa ben, yeni yıl zamanı gündüz kuşağında yayınlanan Noel filmlerini büyük bir hevesle izlerdim. Noel Baba’nın gerçek olduğunu ve eğer onun varlığına çocuklar inanmazsa Noel ruhunun oluşmayacağı konularından çok, evlere kurulan o devasa yeni yıl ağaçları dikkatimi çekerdi. Gözüm ne hediyelerde ne de Noel Baba’nın gerçek olup olmadığındaydı. Ben bir yeni yıl ağacım olsun isterdim. O filmlerden birinde bir babanın ailesiyle birlikte en büyük çam ağacını bulmak için ormana gitmeleri macerasının hafızama bu kadar net kazınması, tesadüfi olmamalı bu nedenle. O görüntüden esinlenerek ben de babamın bahçemizdeki herhangi bir ağacı süslemesini isterdim.

    Alış-veriş merkezinde, o yeni yıl ağacı süsleri önünde dururken, onları tek tek seyrederken bunlar geldi aklıma önce. Sonra şimdiye kadar yeni yıl zamanında hep hüzünlü olduğum.

    Hatırladığım bu güzel yeni yıl anılarından sonra beni hüzünlendiren ilk yeni yıl anısı canlandı kafamda. 31 Aralık 1999. Üniversiteyi kazandığım ilk sene. İstanbul’daydım. Bir öğrenci yurdunda sigaraya başladığım ilk gün.

    O gün, bazı arkadaşlarla Taksim’e çıkmıştık. Arkadaşlarım heyecanlıydı. İstanbul’daydık, ailemizden uzaktaydık, istediğimizi yapabilecektik ve en önemlisi milenyumdu. Bu nedenle heyecanları daha fazlaydı. Ben o kadar heyecanlı değildim. Neden heyecanlı olamadığıma bir gerekçe bulamıyor, sadece somurtup duruyordum. Hüzün basıyordu, çünkü o zamandan kısa bir süre öncesinde yaşadığım ve hayatımın bu anına kadar halen içimde depreşip duran o travmayı atlatamamış olsam gerek. Hoş, o zamanlar bir travmada olduğumu bile fark edememiştim. Hayatımdaki bir çok şey gibi artık çoğu şey beni heyecanlandırmıyordu. Bu nedenle yeni yıl konusunda da bir heyecan, istek hissetmiyordum. Arkadaşlarımın iyi olup olmadığım, sorunun ne olduğu sorularına da daha fazla katlanamayacaktım. Hiç kimse yanında somurtan bir insan istemez. Kendi mutluluğuna suskunluğuyla sekte koyan her insana sinir olmaya başlar bir müddet sonra insanlar. İnsanlara böyle bir tatsızlık yaşatmaya hakkım yoktu. Bu nedenle, o gün arkadaşlarımdan ayrıldım.

    Kaldığım öğrenci yurdunun kantininde ilk sigaramı yaktım. Bu nedenle sigaraya başladığım tarihi net hatırlayabiliyorum. Neredeyse boş olan kantindeki televizyondan milenyum röportajları yayınlanıyordu. İnsanlar, yapay bir eğlence içinde gibiydiler. Ya da ben öyle algılıyordum. Bir hayal kırıklığı, ardından gelen yoğun bir suçluluk duygusu… O gece sadece sigarayla değil, bir şeyleri sürekli olarak yanlış yaptığım duygusuyla da tanışmış oldum. Oturduğum yerden kalktım, valizimi hazırladım ve ailemin yanına gitmek için yola çıktım. O yıl başını bir otobüste, sadece beş kişiyle karşıladım.

    Otobüs ıssız gece içerisinde ilerliyordu. Şoförün hemen arkasında bir karı koca oturuyordu. Kadın çarşaflıydı ve sanırım yakınlarından birini kaybetmişti, ağlıyordu. Sonra ben vardım o otobüste. Ve otobüs mürettebatı. TRT radyosu açıktı. Spiker son derece düz bir şekilde, herhangi bir duygu yoğunluğu katmadan sesine, “Tüm dinleyicilerimizin yeni yılını kutlarım.” demişti. Sadece bunu söylemiş ve fazladan herhangi bir cümle kurmamıştı. Bu cümlenin ardından bir şarkı çalmaya başlamıştı. Şoför, “Herkesin yeni yılı kutlu olsun inşallah.” demişti. Arkasındaki çarşaflı kadın “Amin.” demişti sadece.

    İşte bu anıdaki yalnızlık ve sadelik, hayatımın her döneminde geri tepip durdu. Şimdiye kadar geçirdiğim her yeni yılın kaderini tayin eden bir çizgi gibi hayatımda yer etti. Oysa şimdi bu anıyı yok etme niyetindeyim.

    Alış-veriş merkezinde, önünde durduğum süslerden bir kaç tanesini seçmek istedim. Yeni yıl ağacı süslerinden iki adet geyik biblosu aldım elime. Beni tüm o kötü düşüncelerden arındırması, bugünün bir dönüm noktası olduğunu hatırlatması için onları gözümün görebildiği en iyi yere asacaktım. O Noel geyikleri dışında bir de iki adet kardanadam süsü seçtim. Birini sevdiğim birine vermeyi düşündüm. Ve bir şamdan aldım. Alış-veriş merkezinden çıktım.

    Eve gelir gelmez ilk işimdi onları asmak. İki Noel geyiğini duvara astığımda gülümsüyordum. İki kardanadam süsünü kutusundan çıkardığımda sevimlilikleri gülümsetmemi artırdı ve sevgi dolu bir kahkaha savurdum evin içine. Yeni yılan yakın bugünde tüm kötü anılarımdan azad ettim kendimi. Yeni yıl heyecanını hisseden çocuğu içimde hissettim ve sevmediğim o çocuk beni sevmek istedim. Ona sarılmak istedim. O çocuğun heyecanını yaşatmanın, böyle mümkün olabileceğini sezdim. Kendimi sevdim.

*Yeni yıla ilişkin anılar bir dolu. Yazacağım daha da.

9 Aralık 2010 Perşembe

Defter Kokusu

    Şimdiye kadar birçok defterim oldu. Her birini kokladım; ilk alındıklarından tükenmelerine kadar. Her kullanılışta daha fazla artıyordu kokuları. Ve kokuları, işleyen kalemle daha bir güzelleşiyor, daha bir yaşanmışlık kazanıyordu.

    İlkokuldayken, kompozisyon dersinde öğrenmiştim günlük tutulmasını. Öğretmenimiz, bazı edebiyat adamlarının tuttukları günlüklerden örnekler okumuştu. Etkilenmiştim.

    O yaşımdayken bile içimde büyük bir boşluk olduğunu hissederdim ama onu bir boşluk olarak adlandırmazdım. Öğretmenimizin okuduğu o yazıyla ben, o soğuk kış gününde bahar mevsimindeydim. Selvi ağaçları arasında koşturuyor, çıtlık ağaçlarının tepesinden bulutları izliyordum adeta. Her kelimeyi özenle dinlemiştim. Ahmet Hamdi Tanpınar’dan, Cahit Sıtkı Tarancı’dan ve Tomris Uyar’dan dinlediğim o üç günce sonrası, okul çıkışı, koştura koştura kırtasiyeye gitmiş ve kendime bir defter seçmiştim. İlk günlüğüm, küçük ve sade bir not defteriydi.

    O not defterine baktıkça, öğretmenimizin okuduğu kelimeler canlanırdı kafamda. Ve ben de o zevkle yazmaya koyulurdum. Yazamazdım. Onlar gibi cümleler kuramazdım. 9 yaşındaydım ve onlar gibi yazabilmek isterdim. Yazdıklarım sadece o gün kaçta kalktığım, ne yaptığım, kaçta yemek yediğim ve kaçta uyuduğum gibi önemsiz ayrıntılardı. Sanki günlük değil, hayatımdan geçen her günün bir tarihini tutar gibiydim.

    Birgün, nasıl olduğunu hatırlamıyorum, öğretmenimiz fark etmiş benim günlük tuttuğumu. Okumak istediğini söyledi. O küçük ve sade not defterimi öğretmenime uzatmıştım. Masasının başında durmuş, not defterinin sayfaları arasında gezinen gözlerine bakıyordum. Suratında bir ışık arıyordum. Beğenmesini istiyordum. Bana baktı, gülümsedi:
    “Türkerciğim. Sınıfta okuduğum yazarları ve onların anlattıklarını hatırlıyor musun? İşte o yazarlar da böyle böyle başlamışlardır belki yazmaya. Yaz. Yazdıkça ayrıntıları iyi göreceksin.”

   Ve nitekim öyle oldu. “Bu sabah saat 07.00’de uyandım. Okula gittim…” yazarken, başka bir sefer “Bu sabah 07.00’de uyandım. Kahvaltı ettim. Okula gittim. Ders dinledim…” yazmışım. Bir sonrakinde ise “Bu sabah 07.00’de uyandım, her zamanki gibi. Kahvaltı ettim. Annem bu sabah kahvaltıda omlet yaptı. Okula gittim. Ders dinledim. Fen derslerini sevmiyorum…” yazmışım. İşte kelimelerle ilişkim böyle başladı, defter sayesinde. Ve defter kokuları, o ilişkide beni en sadık sevgili kıldı. Sevgiliyi koklar gibi kokladım onları. Sevgiliyi okşar gibi yazdım. Kelimelerimi çoğalttım.

    Birçok defterim oldu. Birçok deftere hayatımı anlattım. İnsanlar beni bir kapalı kutu olarak gördüler ama ben içimdekileri sadece defterlerime anlattım. Şimdi açıyorum o defterleri. Bu sebeple, işte huzurlarınızdayım.

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Tren Garı ve Şehir Hafızası

    Çok üzgünüm. Terk ettiğim İstanbul’da önemli bir tarih, Haydarpaşa Tren Garı yanıyor, yandı. 
    Çok değil, dört ay evvel vazgeçtim İstanbul’dan. “Bu şehrin bende, hayatımda yeri yok artık.” diyerek rotamı İzmir’e çevirmiştim. Bunu yaparken kendimden gayet emindim ve bir bağımlılığı bırakmanın verdiği bir memnuniyet duyuyordum. Hayatımda on bir önemli seneye sahip İstanbul’u kaçarcasına terk etmiştim. Hiçbir şeyini, hiçbir sokağını, hiçbir olanağını aramıyor, istemiyordum artık. Tek istediğim, İstanbul anılarımdan biraz olsun uzaklaşmak, sevdiğim o şehri kötü anılarla değil, güzellikleriyle anmak, bende bıraktığı tüm aksi düşünceleri, bir müddet dinlenerek içimde damıtmaktı.
    Haydarpaşa Garı yandı. Televizyonda görünce, büyük bir baca gibi tüten o görüntülere inanamadım. Belki kıyaslamak doğru olmayabilir ama bende yarattığı his, Amerika’da, 11 Eylül saldırılarında, o İkiz Kulelerin dibinde duran ve onun yanışını, yıkılışını an be an izleyen insanların yaşadığı duygulardı; kısaca şok.


    Marmara Üniversitesi Haydarpaşa Kampüsünden çıkıp, yol boyunca Kadıköy’e yürürken, o köprüden geçerken bakmadan geçilmeyen bir yerdi Haydarpaşa Garı. En son İstanbul’a geldiğimde de şöyle bir bakmış, hayranlık duymuş ve o şehri terk etme duygusu ilk defa bir sızı yaratmıştı içimde: “Artık bu manzarayı çok sık göremeyeceğim.” diye geçirmiştim içimden. Televizyonda o büyük yangını izlerken, birçok düşünce hızlıca geçti aklımdan. Fakat bazıları daha çok sızlattı içimi.

    
    Yanılmıyorsam 2000 yılıydı, hangi ay olduğunu hatırlamıyorum ama sanırım mevsimin geçiş dönemleriydi, sonbahar geliyordu. Bir arkadaşımı karşılamak için Haydarpaşa Gar’ında bekliyordum. Hatırlıyorum, Muazzez İlmiye Çığ’ın Sümerler ve Sümer Tabletleri konusunda yazmış olduğu bir kitap okuyordum. Kitap, ince bir kitaptı. Üzerimde sarı-siyah kareli bir gömlek vardı. İçine bir tişört giymiş, gömleğin önünü iliklememiştim. Her ayrıntıyı en ince özelliklerine kadar anımsıyorum.
    Kitabımı okuyordum. Yanımda oturan kadın sigara içiyordu. O zaman kapalı mekânda sigara yasağı yoktu henüz, malumunuz. Ben de bir sigara yaktım. Bir müddet sonra yanımda oturan kadın bana doğru hafif eğildi ve biraz mahcup “Sakıncası yoksa sigaranızdan bir tane rica edebilir miyim?” diye sordu. Sigarası bitmiş. Ona sigaramdan uzatmış ve sigarasını yakmıştım. Böyle bir bağlantıyla sohbetimiz de başladı.
    “Üniversite öğrencisi misiniz?”
    “Evet, hukuk okuyorum.”
    “Maşallah. Benim de bir kızım var. Henüz daha ortaokulda. Onu bekliyorum. Adapazarı’ndan, annemin yanından gelecek.”
    “Ben de bir arkadaşımı bekliyorum.”
    Arada neler konuşuldu pek hatırlamıyorum. Muhtemelen biraz sohbet ettik, sohbet hiç kesilmemişti çünkü. Derken kadın, okuduğum bölümün güzelliğinden ve zorluğundan bahsetti. Benim için sorun yoktu. Okuduğum bölümden ve okuldan haliyle memnundum.
    “Zor değil mi?” demişti.
    “Göze alan için zor yoktur.” demiştim.
    “Kızım, bu sene burslu olarak Darülaceze İlköğretim Okulu’na kabul edildi. O da başarılı bir çocuk. Umarım bu başarısını devam ettirir ve güzel bir meslek sahibi olur. Hukuk okumasını isterdim.” dedi.
    “Hayırlısı olsun. Umarım dilediğiniz şekilde başarıya sahip olur kızınız.” demiştim.
    Konuşmanın sonraki bölümlerinde kadın, kızının okul hayatından ve okuldaki arkadaşlık ilişkilerinden bahsetti. Bu sohbet esnasında benimle sakin sakin konuşan o mantıklı kadın kayboldu ve kızının okul ve arkadaşlık ilişkilerinden bahsederken kabalaşan, enayi olmamak için direnen ve bunu kızına da direten bir kadın peydahlandı karşımda.
    Konuşma devam ederken sigara içmeye devam ediyordum. Kadın üçüncü sigarasını da rica eti ve hırsla anlatmaya başladı:
    “Benim kızı okulda başka bir kızın yanına oturtmuşlar. Öğretmen, onları ödev arkadaşı yapmış. Benim kızım çok akıllıdır. Zaten okula da dereceyle girdi ve burs kazandı; öyle okuyor. Neyse! Öğretmen, bunları ödev arkadaşı yapmış. Yani ödevlerini beraber yapacaklar ve bunu yaparken de birbirlerine yardımcı olacaklarmış. Benim kızımın ödev arkadaşı derslerde iyi değilmiş. Kızım bunu bana söyleyince çok sinirlendim. Benim kızım layıkıyla okuyacak, derslerini çalışacak, hiçbir şey anlamayan bir kız ona engel olacak! Olmaz! Hemen kızıma öğretmenine söyle, o kızın yanından seni kaldırsın, sen başka ödev arkadaşı seç dedim. Ee, yalan mı oğlum! O kız benim kızımın eğitimini engelleyecek. Kızım kendi ödevleri yetmezmiş gibi bir de o kızın ödevlerini yapacak. Olmaz! Benim kızım enayi mi? Kızıma dedim ki, gözünü dört aç. Senin başarına engel olmalarına izin verme. Sen dersini çalış, bildiğini çok paylaşma. En başarılı sen ol. Haksız mıyım oğlum? Kendini kullandırtmasın kimseye!”
    Şaşırmıştım. Haset dolu bu kadını anlayamamış, bir şey de diyememiştim. Bu esnada, kadının beklediği tren gelmişti. Kadın bana iyi günler dileyerek ve sohbet ve sigaralar için teşekkür ederek kalkmış, kızını karşılamaya gitmişti. Kadın gittikten sonra sadece içimden cık cıklayarak kafamı sallamış, konu hakkında çok fazla düşünmek istememiştim. Kitabımı okumaya devam etmiştim.
    Bir müddet sonra ben kitabımı okurken bir kadın sesi duydum. Az önce yanımda oturan kadındı. Kızını karşılamış, elinden tutarak yanımdan geçiyorlardı. Kızına;
    “Bak işte bu abi gibi okuyacaksın!” demişti.
    Şaşırmıştım. Kızı hiçbir şey anlamamıştı muhtemelen. Bana öylesine bakıyordu. Sadece bir ara elimdeki kitaba bakmış ve “Zaten ben de kitap okuyorum anne.” demişti. Denize açılan kapıdan vapura doğru yürümüşlerdi.
   
    Evet, belki de çok da önemli bir anı değildi bu. Ama bilmez misiniz ki kaybolan her çer çöp bir anda hayatınızda nasıl bir öneme sahip olur. İşte o kadın ve kızı hep aklımda kalmıştı ama hayatımdaki yerlerini seçememiştim. O kadın ve kızı, garip bir şekilde kafamın içine sıkışmıştılar ve bir yazının konusu olamıyorlardı. İşte böyle bir anıya bürünmeleri gerekiyormuş, bu anıyla hayatımdalarmış ve bana olayın geçtiği mekânı vurgulayacaklarmış meğerse.

    Daha çok anı var Haydarpaşa Gar’ıyla ilgili, hepimizin. En önemsiz anılar bir anda ne kadar anlamlı oldu, değil mi sizin için? Yüreğiniz bir an olsun sıkıldı, değil mi? Neden? Tek yönlü bir düşünceyle baktığınızda yanan sadece büyük bir binaydı ve can kaybı da yoktu. Peki o zaman siz, ben neden sıkıldık, üzüldük? Çünkü o tarihi bina, hepimizin hafızasındaydı.

    Şehir hafızası denen bir kavram vardır. Bu kavramı ilk defa, mimar olan sevgilimden duymuştum. Taksim’de dolaşıyorduk. Yapıları onun gözünden inceliyorduk. O konuştukça mimarinin ve estetiğin ne kadar önemli bir şey olduğunu kavramıştım. Atatürk Kültür Merkezi’nin yıkılması gündemdeydi o zamanlar. İşte o zaman sevgilim bana;
    “Atatürk Kültür Merkezi yıkılmamalı. Sadece önemli ve güzel bir bina olduğu için değil. Şehir hafızası açısından…” demişti. “Çünkü yapılar, insanların hafızasında yer eder ve hafızalarına kazınır. İnsanlar o yapıya bakmasalar da o yapının orada olması, var olması bilinçaltlarında bir memnuniyet yaratır. Sürekli değişen ya da insanlar için önemli olan yapıların yıkılmasının insanlarda depresyona yol açtığı ortaya çıkmış. Yani, şehir hafızasıyla çok oynamak ya da o hafızayı yıkmak, insanlarda farkında olmadan depresyon yaratır. Çünkü insan, tanıdığı ve bildiği, yani alışmış olduğu yerde kendini güvende hisseder. Bu nedenle Atatürk Kültür Merkezi yıkılmamalıdır.” demişti.
    O zaman anlamıştım. Evden işe gitmek için çıktığımda yürürken hiçbir şekilde çevreme bakmıyordum. Hangi binanın yanından geçmek gerektiğine, hangi yoldan yürümem gerektiğine dikkat etmiyor, tabelalara bakarak yönümü bulma ihtiyacı hissetmiyordum. Çünkü gündelik hayatımın bir parçası olan işe gitme duygusu, benim hafızama kazınmıştı. Yolda hayaller kurarak rahatlıkla yürüyebiliyor ve işime ulaşabiliyordum. İşte bu şehir hafızasıydı. Yaşadığım şehri ezberlemiş ve düşünmeye gerek kalmadan hayatımı rahatlıkla sürdürebiliyordum. Ayrıntısına dikkat etmediğim binalar ve metro istasyonu hafızama kazınmıştı ve ben kendimi güvende hissederek o şehirde dolaşabiliyordum.
    
    İşte! Haydarpaşa Tren Garı’nın yanmasıyla, insanların şehir hafızasında bir boşluk oluştu. Yeni bir şey, bilinmeyen bir şey, kendilerini güvende hissettirmeyecek bir şey… İşte, biz aslında bu sebeple üzgünüz. Şehir hafızamız değişti. Önemli bir kültür mirası, büyük bir tarihi yapı işlevselliğinde sekteye uğradı/uğratıldı. Ve biz mutlu ya da mutsuz bir hayatı yaşarken bize olanaklarını sunan o yapının önemini düşünmeden hayatımıza devam ediyor, kâh karşımıza alarak çay içiyor, kâh bizi bir yerler kavuşturmasını, bizi yolculuğa çıkarmasını istiyorduk. Gündelik hayatta fark etmediğimiz bu bina birden ne kadar önemli oldu, değil mi? Eksikliğini hissedince ne kadar sevilesi oldu, değil mi?
    Şehir hafızasıdır ki, insanların ortak anılarından ve hafızalarından oluşur. Haydarpaşa Tren Garı’yla birlikte hepimizin hafızası yandı. Yüreğimizdeki sıkıntı bundandır. Bu, basit bir yangın değildir.






18 Ekim 2010 Pazartesi

Sormadın Halimi Hiç

    Ne zaman olduğunu hatırlamıyorum. Aslında ne zaman olduğunu hatırlamak istemiyorum.
    Ayrılık acısı çekiyordum. Biraz olsun sakinlemek, kafa dağıtmak, belki açılmak, eve döndüğümde o suratsız halimden kurtulmak için Maçka Parkı'nda yürüyüşe çıkmıştım. Yürüyüş fayda etmiyordu. Geçtiğim yolları tekrar geçiyordum fakat faydası yoktu. Müzik dinliyordum, dinlediğim müziklerin de tadı yoktu. Rahatlayamıyordum.
    Sonra iPod’uma “shuffle” komutu verdim ve kayan yıldızlardan fal tutan insanlar gibi ilk çıkan şarkının beni sakinleştirmesini istedim. İşte bu şarkı çalmaya başladı birden. Bu şarkı, hayatımın bir anının soundtracki oluverdi o anda.
    Yürümeyi kestim. Çimenlere oturdum ve bu şarkıyı defalarca dinledim. Dinledim. Dinledim… Sonra sonra, televizyondan hayal meyal hatırladığım bu kadına hayran oldum.
    Hamiyet Yüceses, bana sadece o anı hatırlatmaz. Soğuk kış gecelerinde o içli sesiyle kutsal kitaplardan kutsal tarihler, köklü insanlık hikâyeleri okuyan ilahi sesler gibi bir büyü yaratır bende, sevmediğim o çocuk beni sımsıkı kucaklamak isterim.


26 Eylül 2010 Pazar

Sinirli Perşembe

    Bugün Perşembe. Sabah, ukala ukala konuşarak beni uyandırmaya çalışan oda arkadaşımın sesine uyandım. Gözümü açmamla sinirlenmem bir oldu, suratını görmem yetti. Sakinleşmek için gözüm kapalı bir müddet daha yatakta kaldım fakat kafamda bir sürü şey kurguladım, sinirim daha da arttı. İçimden konuştum, içim içime konuştu. “Haksızlık yapma!” dedi içimdeki ses. “Sinirin oda arkadaşının davranışlarından değil, kendi habisliğinden.” dedi. Bu sesi duyunca kötü ya da başkalarının mutluluklarına, başarılarına engel olmaya çalışan insanları anladım bir anda. Sanki onlardan birine dönüşmek üzereydim. Derin bir nefes çektim ciğerlerime. Sinirimi dindirmeye, içimdeki kötüyü sindirmeye çalıştım. Yataktan kalktım ve kimseye günaydın demeden doğruca banyoya gittim; duvar dibinden, sessiz sessiz. Traş olurken aynadan yansıyan aksime, aksi gözlerime bakmadım; sadece gözbebeklerimi vurdum sakallarıma. Köpükle birlikte lavabo deliğinde yok olan kıl parçaları gibi ben de yok olmak istedim.

    Yok olamadım. Duvar dibinden, sessiz, günaydınsız odama döndüm. Konuşmadım. Giyindim. Konuşmadım. Çıktım. Birileri bana günaydın dedi. Çıktım, konuşmadan…

    Elimde kitaplar okula gitmek yerine bir parka gidip sakinlemek istedim. Bir şeyleri doğru yapmadığıma adım gibi emindim ama adımı hatırlayabilseydim! Öğleye kadar geçmişin gölge geçit törenini izledim gözbebeklerimden, en ön tribünden… Öğleyin sakinler gibi oldum. Biraz dikkatimi dağıtsın diye ders kitabımı okumaya çalıştım, maddi vakıâlardan reel hayat alaylarına biraz aktım. “Sinirin kendine.” dedi içimdeki bir ses, “Biraz sakin ol. Daha düzenli ve yaşanılır bir hayat istiyorsun. Alışkanlıkların seni ele geçirmiş, bunu biliyorsun ve bunlardan kurtulmak istiyorsun. Peki, ne yapıyorsun bunun için? O Ceza Muhakemesi Hukuku kitabını da yalanına okuyorsun, sen ders de çalışmazsın ki. Oda kurallarına uyduğun da yok. Sadece odayla kalsa neyse senin toplum kurallarına uyduğun yok ki. Aileni bile bayramlarda ziyarete gitmiyorsun. Borçların var, onları halletmek, azaltmak yerine çoğaltıyorsun. Eğer tutamayacaksan ne kendine ne de başkalarına sözler verme. Ve artık lütfen yalan da söyleme!”

    Korkuyorum. İyi bir gidiş olmadığı açıkça belli; kendimden korkuyorum.

    Parkta biraz yürüyüşe çıktım, her adımda biraz daha sakinliyorum. Kendime kızıyorum ama kendimi de affediyor gibiyim, kendimi anlayabiliyorum. Kendime hak veriyorum. Oda arkadaşıma sinirlendiğim için utanıyor gibiyim ama bir yanım bunu hemen engelliyor, haklı olduğumu yineliyor bağıra bağıra. Sinirlenmemek için o yanımdan uzakta tutmaya çalışıyorum kendimi. Bir gazete alıyorum. Oturduğum yere geri dönüyorum. Okumaya başlıyorum. Gazetenin arkasındaki bir testi çözüyorum. Sonuç: “Özgüven Konusunda Durumunuz”

    “Korkak ve kendine güvenmeyen, etraftakilerin önderlik ve rehberliğine ihtiyaç duyan birisiniz. Hayatı güzel yaşamak için biraz desteğe ihtiyacınız olduğu muhakkak. Bilmemek sizi bıktırmasın. Öğrenmenin sihirli kapıları her zaman ardına kadar açık.”
 
    Sonuç konusunda H İ Ç B İ R  Ş E Y  H İ S S E T M İ Y O R U M. Başladığım yere dönüyorum, odama. Kapıyı açıyorum. Oda arkadaşım “Hoş geldin” diyor. Konuşmuyorum. S İ N İ R L E N İ Y O R U M. Kendimi doğruca odaya kapatıyorum, ev arkadaşım ardımdan bakakalıyor. Uyuyorum hemen, unutmak istiyorum!

20 Ağustos 2010 Cuma

Abu Tâb İle Bu Şeb

    Emel Sayın’ı severim. Hayranlığım yoktur ama severim. Çocukluğumdan kalma kulağımda bir ses; kısaca anısı vardır.
    Annemin plakları arasından mavi gözlü, sarışın, güzel bir kadının plağını alırdım elime; öyle içli içli bakan o kadına ben de saatlerce içli içli bakardım. Annemi bulur, plağı pikaba koymasını isterdim. Nasıl ki resimler, Kur’andan ayetler ve insan için değerli olan, hatıratı olan şeyler bir saygı ifadesi gibi evde üst taraflara yerleştiriliyorsa, pikap da boyumun ulaşamayacağı yerde, bir vitrinin üzerindeydi evde. Annem plağı pikaba koyar ve işine koyulmaya devam ederdi. O plaktan “Kız Sen İstanbul’un Neresindensin?" çalarken, vitrine bir resim gibi konulmuş, oysa amcam tarafından bayram tebriği için gönderilmiş Boğaziçi Köprüsü manzaralı kartpostalı alır, o şarkı eşliğinde o kartpostala saatlerce bakardım. “Yağdır Mevlam Su” çaldığında, plağın kapağındaki o güzel kadın gibi ben de ağlardım.
    Bu şarkı çok sonra yer etti hayatımda. Bu şarkıyı seviyorum.


3 Mayıs 2010 Pazartesi

Rüya: “Dişi Dev, Küçük Kız ve Gümüş İğne”

    Bir rüya gördüm. Bir dişi dev ve hiç tanımadığım bir kız vardı rüyamda. Dişi devin evinde mahsur kalmıştık. Ben bir koltuğa oturtulmuş ve ayak bileklerime pranga takılmış bir haldeydim. Koltuğun sırtımı dayadığım kısmında, sağ omzumun tam üzerinde bir et parçası duruyordu. Bu, bir hayvanın kaburgasına ait bir parçaydı ve üzerine büyük bir gümüş iğne batırılmıştı; öylece oradaydı.

    Ben bu haldeyken tanımadığım kız, karşımda duran sandığın üzerine oturmuş reverans yapmaya başlayacak bir halde mavi eteğinin kenarlarından tutuyor, yere ulaşmayan bacaklarını sallıyordu. Uzun, kumral saçları vardı. Küçük desem değil, büyük desem değildi. Düşmanım değildi, biliyorum çünkü her ne kadar rüyamın başlangıcını ve o koltuğa bağlanana kadar ki serüvenimi anımsayamasam da, o kız serüven boyunca hep yanımdaydı ve ona karşı düşmanlık hissetmiyor, tam aksine yanımda olmasından memnuniyet duyuyordum. Oysa ki hiç konuşmuyorduk. Derken dişi dev içeri girdi. Bana yaklaştı ve beni kokladı. Gitti. Kız, sandık üzerinden yere indi ve yanıma geldi. Yine konuşmuyor, sadece bakışıyorduk. Kızın iri gözleri vardı. Dişi devin seslerini duyduk tekrar, bize doğru yaklaşmaktaydı. Yanımdaki kız heyecanla “Etin üzerindeki iğneyi al.” dedi. Sorgulamadan sağ omzumun üzerine uzandım ve koltuğun sırtlığında duran et parçası üzerinden gümüş iğneyi çıkardım. Avucumun içinde saklamaya başladım. Dişi dev geldi, içeri girdi, bize doğru yaklaştı. Yaklaştıkça bana doğru yönelmeye başladı. Tam önümde durdu ve şöyle bir kokladı tekrar. Eğildi ve bacaklarımdaki prangalara uzanmışken duraladı. Gözlerime baksaydı göz göze gelecektik. Oysa ben onun gözlerine bakıyordum, o ise benim sağ omzum üzerine bakıyordu. Sonra gözlerini bana çevirdi, işte göz göze geldik.
    -“Gümüş iğnem nerede?” dedi. Cevap vermedim.
    -“Gümüş iğnem nerede?” dedi tekrar.
    -“Bilmiyorum.” diyebildim. Korkunun ilk kıpırtıları uyanmıştı içimde. Geri çekildi.
    -“Seni yiyecektim. Gümüş iğnem olmadan seni yiyemem.” dedi. Avucumdaki gümüş iğneyi daha sıkı kavradım. “Onu bulmam lazım.” dedi ve homurdanarak odadan çıktı. Kız, hâlâ sağ tarafımda duruyor ve bana bakıyordu, memnuniyet dolu bir gülümsemesi vardı.

    Bir müddet sonra ayağımdaki prangaları çözmeye çabaladım. Olmadı, başaramadım. Derken dişi dev tekrar geldi ve kuşkulu gözlerle gözlerime baktı.
    -“Söyle!” dedi. “Gümüş iğnemi sen mi aldın?”
    -“Hayır” dedim.
    -“Gümüş iğnem sende değilse nerede, biliyor musun?” diye sordu.
    -“Bilmiyorum.” dedim. Gözleri sağ avucuma kaydı ve tekrar gözlerime baktı. İşte hemen o anda, tam gözlerimin içine bakarken açıverdim avucumu, iğneyi yere attım. Dişi dev bana “Avucunu aç!” dedi. Avucumu açtım. Gümüş iğneyi göremedi. Bense o anda iğnenin kolayca ulaşılabilecek bir yere, mesela ayaklarımın tam dibine düşmüş olmasını umuyordum. Dişi dev hiçbir şey söylemedi. Gözlerimin içine bakmadan dışarı çıktı.
Derin bir nefes aldım. Kıza baktım, yoktu. Ayaklarımdaki prangalar da yok olmuştu.

    Kalktım. Dışarı yürüdüm. Karşımda çok düzensiz ve bakımsız bir bahçe vardı. Bahçenin tam ortasında bir kazan kaynıyordu ve haliyle üzerinde beyaz dumanlar yükseliyordu. Dişi dev kazanır etrafında sürekli hareket halinde, kazanın içine habire bir şeyler atıyor, arada bir kazanı şöyle bir karıştırıp yine etrafta gezinmeye başlıyordu. Kız, kenarda bir taş duvarın üzerine oturmuş, yine ayaklarını sallıyordu. Birden gümüş iğneyi hatırladım. Geri döndüm ve koltuğun etrafında onu aradım. Bulmak için epey uğraştım ama bulamadım. Uyandım.

    Sabah, telefonun alarm sesine uyandım. Gözlerimi bir müddet daha kapatıp bu rüyanın devamını görmeye çalıştım, zihnimi buna zorladım ama olmadı. Bu rüya böyle eksik bir hikâye olarak kaldı. Şöyle bir düşününce o kızın Alice olmasını diledim. Onu arıyorum.

27 Nisan 2010 Salı

Her Şey Çok Güzel

    I

    “Her şey çok güzel ve öyle olacak.” dedim. İçime sinmedi bu söylediğim; bir anlatım bozukluğu fark ettim anlamı gölgeleyen. “… öyle olacak.” demekle aslında o an olanın “güzel” olduğuna ilişkin anlamın zedelendiğini, aslında o anda olan hiçbir şeyin “güzel” olmadığı izlenimi yarattığını fark ettim.

    “Her şey çok güzel ve öyle kalacak.” dedim bu sefer. Düşününce, hayatımı paylaştığım tanıdığım ya da tanımadığım birçok insan, onların istekleri, eylemleri, insan davranışları arasındaki neden-sonuç ilişkileri; olaylar ve durumlar arkasındaki insanların rollerini şöyle bir uslayınca, insanın hâkim olamayacağı durumlara bu kadar kesin yargılar geliştirmemek gerektiğini şunca senelik hayatımda edebildiğim kadarıyla tecrübeyle sabitlediğimden, aradığım cümlenin bu da olmadığına karar verdim.

    “Her şey çok güzel ve öyle olmaya devam edecek.” şeklinde bir değişiklik yapsam, yine anlam bozulmayacaktı. Kontrol edilemeyecek bir yargıyı bu kez bir istek, bir dilekle pekiştirip yüceltmenin de bir anlamı yoktu. Çünkü büyük isteklerin her zaman gerçekleşmediği, gerçekleşmediği zamanlar ise insanın nice hüsrana uğradığı da tecrübeyle sabitti hayatımda. Başka bir söz söylemek lazımdı!


    II

    Düşündüm! Bir kelime aradım! Kelimeleri, bir cümleye sığdırmaya çalıştım! Yapamadım! Kelimelere çok anlam verdiğim için kendime kızdım! Kelimeleri yönetmektense, onlardan gelen duygu bağlamlarının hayatımı alt üst etmesine izin verdiğim için kendime kızdım! Sonra kendime kızmama konusunda kendime verdiğim sözü hatırladım! Kelimeleri parçaladım! Heceleri sesli sesli tekrarladım ve her yansımaya anlam aradım! Dayanamadım! Caydım!


    III

    Uyumuşum, uyanınca anladım. Güneş tatlı tatlı batmaktaydı. Dışarıda, okuldan çıkar çıkmaz çanta ve önlüğü kapıdan eve atıp oyuna koşan çocukların şen cıvıltıları ve öten kuşların kanat çırpışlarıyla çoğalan sesleri vardı. Bir müddet öylece kaldım yatağımda. Güzel de bir esinti vardı dışarıda, açık olan penceremden yatağıma kadar esiyor ve beraberinde burcu kokularını da odama taşıyordu. Birden, gülümsediğimi fark ettim! Gülümsediğimi fark ettim! Gülümsüyordum! Aniden yarım bıraktığım cümleyi tamamladım kafamda. Bir kelime aramaya gerek yok aslında daha fazla. “Her şey çok güzel!” Sadece bunu söylemeliymişim yalnızca! Güzel olanın devamını dilemeye, onu yakın ya da uzak bir gelecekle bağlamaya gerek yokmuş aslında. Sadece “Her şey çok güzel!”, bu kadar.

Gülümsüyordum!



9 Mart 2010 Salı

Taşınma

Ha gayret toparlanmalı,
Tüm eşyayı geride bırakmalı
Zamanın tozu bulaşmış tüm kimlikleri
Kutulara istiflemeden
uzaklaşmalı.
 
Bi gayret toparlanmalı,
Benliği dehlizlerden çıkarmalı
Görünce günışığını
korkmamalı,
ışıkta olmaya alışmalı,
görünür kılınmalı.
 
Son gayret toparlanmalı,
Tüm eşyayı geride bırakmalı,
Sonunda gidilecek ya bir yerlere,
her neresiyse,
 
işte oraya taşınmalı.
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...